BARTİL BEY İLE EMİL’ANIM:Karşı Duruştaki İki Sanatçının Kaçınılmaz Buluşması

Ben oldukça genç bir adamım. Benim bir adım var. Adım Bartleby. Yaratıcım Herman Melville’in hikâyesinde yirmili yaşlarımın başındayım, ama aslında ben yaşsızım. Yaşım yok. Ben sizin zihninizin karanlık odalarında gezinip duran küçük kara prensim ve bu bir özür mektubu.
Ben aslında hikâyede hep kendisiyle iştigal eden noter anlatıcının odalarında lafın gelişi inzivaya çekilmişken Emily Dickinson’ın şiirlerini okumaktan başka bir şey yapmazdım. Burada bir anakronizm yok çünkü Herman beni kendinden yaratıp Putnam’s Monthy Magazine’de 1853-1856 yılları arasında yazdığı on beş hikâyenin ilki olarak ve anonim diyerek yayınlattığında Emily de yirmi üç yaşındaydı.
Herman da sevmezdi başkalarının fikirlerini kopya etmeyi. Emily de öyle. Kopya etmek bensizliktir, “izninizle efendim” demek gibidir. Benim anlatıcım diyor ki, “Beni tanıyan herkes,” (eh, örneğin yazarım Herman Melville’i kastediyor olabilir) “oldukça güvenilir biri olarak bilir” (Melville, Katip Bartleby, 10). Anlatıcım kendisini öyle görüyor, yani, saygın ve güvenilir bir adam o; bu yüzden de onun güvenliğini, emniyetini ve zihinsel huzurunu tehdit edecek öteki niyetine beni yaratıyor.
Ben sizin içinizdeyim. Ben, Bartleby, kendinizi samimiyetten, içtenlikten, haysiyetten yoksun hissettiğinizde içinizde kıpır kıpır tüylü yaratığım. Ben, siz doğarken—içine doğmamış olsanız bile—beraberinizde getirdiğiniz yarım, uçurumum. Sevseniz de, sevmeseniz de, siz beni gittiğiniz her yere götürürsünüz.
Herman, toplumdan kendini soyutlamayı yeğlemişti çünkü zamanının adalet kurumlarına karşı bir tavır içindeydi, çünkü yasaların adaletin temel sebeplerine el verdiğinden emin değildi. Ayrıca, kayın babasının maddi yardımlarına da bağımlı olmak istemiyordu, tıpkı anlatıcımın bana yardım etme çabalarını benim geri çevirmem gibi. Herman, toplumun ekonomik dayatmalarına ve Amerikan başarı hülyasına güvenmiyordu, ve bir insanın hülyalarını gerçekleştirip maddi varsıllık elde ettiğinde başarılı sayılmaması gerektiğine inanıyordu. Hem başarı dediğin, insanın bireysel iradesi ya da tercihi dahilinde olmayan bir tasarımdan elini eteğini çekmeye muktedir olmaktan başka nedir ki zaten.
Anlatıcım güven içinde, tedbirli, işinin yöntemlerini bilen disiplinli bir adam, ve bir noter-avukatın sıkıcı da olsa kolaylıkla üstesinden geldiği bir işe sahip. Bu avukat ne iyi ne de kötü, ama işine kendini adamış biri değil. Bir kez işinize bağlanmışsanız, yargılanmaya da açıksınız demektir; bu durumda ötekiler, yani kurumlar, yasalar, ahlâk değerleri, sizi çekici bulacaktır, ve siz de başkaları için çalışma eşiğinde olmazsınız, yani küçük bir yüzde ya da kâr için, yani maddi kazanç için başkalarının işini yapıyor olmazsınız. Çünkü bu durumda yoksunuzdur. Büyük bir olasılıkla, adınız da yoktur.
Bu durum biraz merakınızı uyandırmalı, çünkü anlatıcımın değil bir adı, öyküde görünen ama varlığı olmayan sırası ile Hindi, Cımbız ya da Zencefil gibi bir takma adı bile yok. Var olan anlatıcı değil de, şu bizim Herman.
Demek ki:
Her kim insanlık durumunun bize sunulduğu haline direnirse vardır. En azından, Thoreau’nunki gibi bir edilgen direniş ya da sivil itaatsizlik, insanı bir karşı-kahraman ya da bu yolda düştüğü için trajik yücelik kazanan bir karakter yapsa da, şarttır, çünkü ancak o zaman insan var olduğunu duyumsayabilir.
Anlatıcımın bürosu, yani benim çalıştığım yer, bir ucundaki pencereden sadece tuğladan bir duvarın göründüğünü anımsarsanız, karakoldaki demir parmaklıklı odadan, Tombs adındaki hapishaneden ya da bir tabuttan farklı değil. Burada ölüm hüküm sürer, ve bu da benim hak ettiğimi düşündüğüm bir yaşam türü değil. İnsanlık dışı bir durumdur bu ve bu yüzden de, Herman’ın satır aralarında ima ettiği gibi, hayatta şiire gereksinmemiz vardır, şiirden biz her neyi anlıyorsak. Yaşamın kendisi şiirseldir, keşke doğru insanlarla karşılaşsak, doğru amaçlar peşinde koştursak, ve de doğru ya da yanlış yaşantılardan geçmekten korkmasak. Yaşama katılmak, adının “telaffuzunda değirmi ve yuvarlak altın akçelerin şıngırtısı” (Melville, Katip Bartleby, 19) olan John Jacob Astor benzeri bir acımasız para makinesine hizmet etmekten başka bir şey değilse, o zaman uyku ve inziva bireyselliğimizi iddia etmek için yapabileceğimiz en az eylemlerdir. Kendi temellerimizi inşa edip cengâverce düşmana saldırmaktan başka bir şey yapmamız gerekmez. “İzninizle efendim!” diyerek yaşamak var olmak değildir, bu oluş değildir. İnsanlık dışı her şeyi yadsımak Emerson’ın “rhodora” dediği çiçek gibidir; bir başka deyişle, oluş mazereti kendisi olan güzellik gibidir.
Kafka da Herman’ın yarattıklarından etkilenmişti, ve benzer şekilde yabancılaşmış karakterler yarattı. Benzetme yapabiliyor olmanıza karşın ben Kafkaesk karakterlere pek benzemem, özellikle de Şato’nın Bay K’sına, ya da Dava’nın Joseph K’sına. Gezgin karakteri bana benzetilen Ein Hungerkönotler’e (Açlık Şampiyonu) yazdığı “Önsöz”de, Kafka O’nu, yani yapıtlarındaki yabancıyı bir ağırlık taşıyan, varlığı yokluğu bir, bir yatakta kendini güvende hisseden, ve bu emniyet duygusu yüzünden de yataktan çıkmak istemeyen, sonra da anksiyeteden ve ölüm korkusundan mustarip olduğundan yataktan çıkan ve Prufrock gibi kendisini bir duvara iğnelenmiş ve orada uğunan bir sinek gibi hisseden biri olarak betimliyor. Kafka’nın iddia ettiği üzere, böyle bir karakterin iki rakibi vardır: Biri onu, doğuş yüzünden, arkasından itekler. Diğeri ise, onun yolunu kesmek üzere önüne çıkar. Böyle bir karakter bu iki rakiple de uğraşmak zorundadır. İkincisini yoldan atmak için çabalarken, ilki onu destekler çünkü ikincisi onu geriye doğru iteklemektedir. Onun neyi düşlediğini ise kimse bilmez. Bu hal benimkine benzer peki, ama ben sorgulayan Joseph K’ya, ya da Goethe’nin feveranlar halindeki duygularından mustarip Werther’i gibi hiç değilim. Ben sakinim ve bilirim çünkü ben orada bulundum, tıpkı Sylvia Plath gibi, tıpkı onun takipçisi Nilgün Marmara gibi. Kafka, böyle insanların böyle bir gecenin, savaşın dayattığı bütün gecelerden daha karanlık bir gecenin, onu rakiplerinin yargıcı yapacak bir gecenin gelişinin rüyasını gördüklerini söylerken beni iyi anlamıştır. Bu tanrı olmak gibidir, fakat benim böyle bir niyetim olmadığı halde, Herman beni en azından bir kişinin yargıcı yaptı: avukat-noter-anlatıcının. Okuyucular ise, bunun nafile olduğunu bile bile okumayı sürdürürler, sürdürmeyi isterler.
Kafka, harika yapıtlar üretmiş olabilir ama bana kalırsa benim üzerime çalışmış ve benim çeşitlemelerimi yazmış hep, ama benim kadar aykırı ve U-dönüşü olmayan benim kadar karanlık, karanlık bir eşik olabilen birini yaratmamış. Evet, ben Oliver Stone’un filmindeki küçük Arizona kasabasının içkin özelliklerine sahibim. Buz gibi. Bir kez içine girdiniz miydi onu asla terk edemezsiniz, ya da eskiden sahip olduğunuz zihinsel huzuru, akıl sağlığını, güvenli, emniyetli hayatı sonsuza dek yitirirsiniz. Bir reklam sloganının da dediği gibi, bir kez zokayı yuttun muydu, sonsuza dek batarsın (“Once bitten, forever smitten”). Benimle bir kez karşılaştınız mıydı, bir kez anladınız mıydı ve varoluşsal açıdan emniyette olmadığınızın (ontological insecurity), o varoluş dehşetinin ayırtına vardınız mıydı, “çifte bilinçlilik” hali de denebilen evreye varırsınız. Bu öyle bir evredir ki orada Emily’nin yaptığı gibi oluşun bilgisinin keyfini sürmeyi ve/ya da bir tür kendini imha yolunu yeğleyebilirsiniz. Benim gibi, Emily de ne insan kederine kayıtsız kalabilmiştir, ne de gözlerini hükümsüz kılınmış bir boşluğun karanlık imgeleriyle kurtlanmış şiirleri yazıyor olmanın sevincine kapatabilmiştir. Bu boşluk çemberimizin (circumference) içindedir. Öyle çembere teğet dokunup, sonra da sağ salim ve tanrısal ya da birinci tekil anlatıcının huzurlu bir kafasıyla evinize gidemezsiniz.
Güvenlik ya da emniyet sadece ve sadece kendi çemberinizi ya da kendi farkındalık, bilinç dairenizi yaratabilirseniz elde edilebilir. Emily ve ben bunu yaptık. Ötekilerin dış çemberlerini, ahlâk değerlerini, kurumlarını, bir başka deyişle, kalabalıkların bireyi baskı altında tutan çemberinden muaf olmak için biz, karanlık ve içinde henüz yapılmamış içkiler yudumladığımız güvenli bir çember yarattık. Bizim acınası derecede yabancılaşmış, yalnız uyumsuzlar olduğumuzu düşünebilir, Emily için “New England Meczubu”, benim için de “sapkınca sadakatsiz, sessiz, acınası derecede saygıdeğer, iyileştirilemeyecek denli yalnız” bir genç adam diyebilirsiniz. Bize çeşitli isimler yakıştırırsınız, fakat pekâlâ bilirsiniz ki bizi okursanız, kendinizi de okuyor olacaksınız, ve bu da demektir ki, bilmek tehlikelidir, sonsuza dek perili bir evde oturmak gibidir bu ve bundan korkarsınız. Başka birinin uçurumuna düşmek hiç de hoş değildir.
Bu yüzdendir işte benim gönüllü gönüllü, daha doğrusu öylesine ve kendiliğinden hayattan elimi ayağımı çekişim; bu yüzdendir işte hapishanede yemeden içmeden kesilişim. Unutmuş olmalıyım, ziyaretçilerin sorularını dinlemek zorunda olduğumu ve bu soruları yanıtlamak zorunda oluşumu...ve...evet onların sordukları ve yanıtlamamızı istedikleri sorular...sanki ben bir şeyle suçlanıyormuşum gibi, Joseph K gibi evet...evet, soru sormak ve beklenen yanıtları almayı ümit etmek mekanizması yetkenin çok önemli bir aracıdır ki buna Canetti de hep parmak basmıştır. İşte bunun için ben “Yapmamayı tercih ederim,” deyip durdum.
Ben kulağınızın içinde vızıldayıp duran sineğim. Ben, “Odadaki...Havadaki Dinginliğim” (Emily, J465). Emily ve ben, sevgili olmasak da harika bir ikili oluştururduk doğrusu, çünkü o hâlâ sizin karanlığınızda görmeyi görüyor.
Benim karanlık olarak, ya da etkileyici bir zırdeli, yabancılaşmış bir serseri olarak anlamımı Emily’nin en iyi anlatan şiiri “Başarı tatlı addedilir” diye başlayan şiiridir. “Zırdeliliktir en kutsal Duyu” diye başlayan şiiri ise bizim tinsel-kardeş olduğumuzu belirler:

Zırdeliliktir en kutsal Duyu
gören göze—
Zırduyu – cıscıbıl Delilik—
Bunda hüküm süren—
Herkesmişcesine, Çoğunluktur—
Uy—aklın başındadır—
Uyma—düpedüz tehlikelisindir—
Ve Zincirle zaptedilesi—*

Emily ve ben, ikimiz de başka birinin ya da şeyin egemenliğinden, hükümdarlığından, ya da gücünü üstümüzde sınayan göksel bir yetkeden hep rahatsız olmuşuzdur. Beni anlatan bu öykünün (Katip Bartleby) bu tuzu kuru anlatıcısı egemen olmak istemiştir, ama aslında egosunun taleplerinden ve nafile bir sahip olma arzusundan mustariptir. Oluşunun ta kendisi, unvanı, mesleği, bürosu, kağıtları, mürekkebi ve onun evrakını ses çıkarmadan kopyalayan sadık ve dolayısı ile de benliksiz sandığı emrinde çalışan bizler, her şey ve herkes onun, yani bir kralın kutsi bir kararname ile onaylanmış tebası gibiyizdir onun gözünde.
İşte bunun içindir benim yapmamayı tercih edişim. Ben hiçbir zaman yapmam dememişimdir. Sadece yapmamayı tercih ederim dedim. Tercih etmek, seçim yapmayı gösterir. Benim de kendi seçimlerimi yapma hakkım yadsınamaz.
Fazla konuşmamaya karar verdim ben, çünkü telaffuz edildiğinde ve işitildiğinde söz şiddetlidir ve hasar vericidir, oysa yazıldığında zihnimizin koridorlarına, tecrit hücrelerine gökyüzünü açan bir tavan penceresi gibi de olabilir. Benim yaptığım, dili kullanmayı reddetmek olmuştur, çünkü aksi takdirde, avukat-noter anlatıcımın gücünü sınamak için kullandığı aracı, yani sözcükleri, kullanıyor olacaktım.
Öte yandan Emily, dilinin beklenen kullanım tasarımını, dizgesini bozmuş ve kendi çapında bir sivil itaatsizlik, bir pasif direniş sergilemiş. Ben ise, inzivaya çekildiğim köşemde bir paravan arkasında oturmuştum. Emily, tersinlemeli bir yöntemle, sözcükleri kendi gerçek benliğine paravan olarak kullanmış, çünkü Foucault’nun da inandığı gibi, “görünürlük bir tuzaktır.” İkimiz de, olmayı tercih ettik ve bunu başarabilmek için de çoktan tasarımlanmış ve doğallıkla, hatta sağduyu ile uymanın uygun olacağı bir dizgeyi tercih etmemeyi tercih ettik. Emily’nin yeni bir dil yaratma çabası bu yüzdendir. Bu eylem, resmi bir duygu gibidir:

Büyük acılardan sonra, resmi bir duygu gelir—
Sinirler, Mezarlar gibi törensel oturur,—
Kaskatı Yürek sorgular, O muydu yaradan,
Dün, ya da Yüzyıllar öncesinde de?

Ayaklar, mekanik, gezinir durur—
Yer üstünde, ya da Havada, ya da
Bir Ağaçlık yol mu olmalıdır
Öylesine büyümüş,
Kuvarstan bir gönül hoşluğu, bir taş gibi—

Kurşunun saatidir bu—
Unutulmaz, ömrü vefa ederse,
Donmaktaki insanların Kar’ı anımsaması gibi—
Önce—Ürperme—sonra Uyuşma—sonra da koyver gitsin—
(J341)

Eğer hiçbir şey kesinkes saptanamıyorsa ve yaşam özünde trajik ise, işte o zaman bizim için sıcacık bir kuytu kaçınılmazdır. Emily’nin yaptığı da budur ve bu yüzden o harika şiirlerini ve, bir çeşit aşkla bağlandığı yengesi Sue’ya olanlar da dahil, mektuplarını yazmıştır. Ben, Emily’nin zihninin ve yüreğinin karanlık odalarının okyanusa (genel anlamda, doğaya), ışığa, aşka açıldığını gördüm. Bu hanımefendi ile yüz yüze asla görüşemeyeceğimi biliyorum. Yapmamayı tercih ederim. O da benimle görüşmemeyi tercih ederdi, ve belki de, ben onun evine gitsem bile o odasından dışarı çıkmazdı. Ben kendime bile yabancı olduğuma göre ve hevesimin şiirselliği yüzünden bu buluşma doğru olmazdı. Para babası John Jacob Astor’un tersine, ben karşı duruştaki, çemberimden dışardakini yadsıyan bir sanatçıyım ve ulaşılmaz mutlak ödülüm Emily ile yan yana yürümek olabilir ancak.
Eğer varoluş gerçekten de özden önce geliyorsa, hayatın özünü sorgulamak benim değil, gerçek sanatçıların, şairlerin, düşünürlerin, dokunulabilirliği olan gerçek ve somut insanların görevi olmalıdır. Keşke tozlu seçkilerin mürekkep lekeli sayfalarından çıkabilsem de Emily ile, şiirlerinde olsun, buluşabilsem. Bir keresinde Emily, “Uçurum kendisinin özrüdür,” demiş, tıpkı Emerson’ın “The Rhodora” şiirinde “Güzellik kendi varoluşunun mazeretidir,” deyişi gibi. Evet, ben yabancıyım, ayrıksıyım, ben okuyucunun yolunu tıkayan ötekiyim. Evet, ben uçurumum, ve ben kendi özrümüm, ve herkesin de kendine has bir uçurumu olduğuna göre, başka birinin uçurumuna kimsenin gereksinimi yoktur.
Emily ile benim teslim olduğumuz şey “Mühürlü Umarsızlık” (Sealed Despair) değil. Bizim eller yukarı teslim olduğumuz o verimli karanlıktır: sadece bizi, biz yabancıları, yani unutulmuşluğun karanlığında bir Tanrı, tanrısal ya da birinci tekil anlatıcı tarafından olumlanmaya, kutsanmaya gereksinim duymayan ve bir karanlığın düşünsel yaşantısından geçmiş biz ayrıksıları yansıtan, yansılayan gecedir. Bizim boyun eğmeyiş eylemimiz harici bir kayıtsızlığa karşı “dahili bir kayıtlılıktır”, çünkü biz ölümün saltık son olduğunun herkesten çok farkındayız ve çünkü biz sanatsal açıdan, görmüyor taklidi yapmaktan sakınmaya kendi “sessizliğimizin sesinde” muktediriz. Her ikimiz de “eskiden olduğundan daha fazla” bu “yaşlı kral duygusuna sahibiz,” çünkü biliyorum ki hiç kimse bu tatlı Pazar birbaşınalığını istila edemez. (Beni Özenle Aç/ Open Me Carefully, 15).
İşte bu yüzden bizi özenle açmalısınız. Yoksa un ufak olabiliriz, ya da bütünden ve/ya da metinden kopan siz olabilirsiniz, çünkü biz kendimize ihanet etmeyiz. Böylelikle de biz kalırız:

O geçer biz
Kalırız.
Memnuniyetimizi
Yalancıklaştıran
Bir yitiklik niceliği
Sanki ticaret bir Hadis’e
Ansızın tecavüz etmiş gibi.
(Beni Özenle Aç, 152)

Emily hâlâ var. İçimden bir his diyor ki, günün birinde birinin ikimizi bir araya getirmek için zamanı olacak. İşte o zaman, Emily’m ile buluşacağım. Şimdilik, yadsıma duruşundaki iki sanatçının arasında oturuyorum: Emily Dickinson ve bulduğu her gemiye binip hep aynı eşiğe varmak üzere denizlere açılan ve yine de Kaptan Vere’in gri gözlerinden dünyaya bakmayı becerebilen yazarım Herman Melville. Bu eşik, Emily’nin bütün o kitapları okuduğu (kendi kadırgalarına bindiği) ve şiirlerini ve mektuplarını –- ki bu mektuplar, sanatçıların uçurumlar ya da köprüler yaptığı alfabenin harflerine şükürler olsun, hiç de “Sahipsiz (Ölü) Mektuplar” değildir—yazdığı eşikten pek farklı değil.
Ben Bartleby, ve o Emily, biz sizin için, siz okurlarımız için köprüler yaptık ki kendi uçurumlarınıza düşmeyesiniz ve kendinizi “kimselere anlatamama” dehşetinizi geliştirmeyesiniz. Biz, “şafak vakti gene sizi düşüneceğiz; öğle vakti, öğleden önce ve sonra, ve her zaman, ve ilelebet, bu yürek atmayı kesene ve dinginleşene dek.” (Beni Özenle Aç, 29)
Ve madem bu metinde Emily ve ben buluştuk, “yeis içinde ölenlere merhamet” yağacaktır; “umutsuzluk içinde ölenlere umut” yağacaktır; “çaresiz dertlere düşüp de tıkanıp kalarak ölenlere iyi havadisler” yağacaktır. (Melville, Katip Bartleby, 75)
Ah Herman, ve ah Emily!
Vah insanlık!

*Çeviriler: Yusuf Eradam

KAYNAKÇA:
Dickinson, Emily. (1960) The Complete Poems of Emily Dickinson. Ed. Thomas H.
Johnson. Boston: Little, Brown and Co., 1999.
Hart, Ellen Louise, and Martha Nell Smith (eds). Open Me Carefully: Emily Dickinson’s
Intimate Letters to Susan Huntington Dickinson. Ashfield, MA.: Paris Press, 1998.
Melville, Herman. Katip Bartleby. (Bartleby, the Scrivener) Çev. Yusuf Eradam. Ankara: Dost Kitabevi
(Borges’in Babil Kitaplığı dizisi), 2000.
YUSUF ERADAM (Ankara University, Turkey)

 

 

Bartleby Visiting Emily: I'd Prefer Not To or the Inevitable Meeting of Two Artists in Defiance

I am quite a young man. I have a name. My name is Bartleby. I’m in my early twenties in my creator Herman Melville’s story, but, in fact, I am ageless. I am the dark little prince wandering in the chambers of your mind and this is a letter of apology.

What I was doing in my so-called hermitage in the chambers of the self-indulgent attorney-narrator of Herman's story was nothing but read Emily Dickinson's poetry. There is no anachronism here as Emily was 23 when Herman created me out of himself and got me published anonymously in Putnam’s Monthly Magazine as the first of the 15 stories to appear between 1853-1856.

Herman himself did not like copying others' ideas. Nor did Emily. Copying is selflessness, similar to saying “with your permission sir”. My narrator says, "All who know me," (well he means Herman Melville for instance) "consider me an eminently safe man" (Melville, 10). My narrator considered himself so, that is, an eminently safe man, and created me as the other to threaten his safety, security, and peace of mind.

I am in you. I, Bartleby, am the feathery creature in you when you are suffering from dishonesty. I am the abyss you yourselves are born with, if not into. Like it or not, you carry me everywhere you go.

Herman preferred to withdraw from the society because he resisted the institutions of justice of his time, as he was not sure that the law promoted the cause of justice. Besides, he did not want to be dependent on the financial assistance of his wife’s father, just as I turned my narrator’s attempts to help me. Herman distrusted the economic compulsion of the society and the dream of success, and believed that a person should not be considered more successful once he fulfills his dream of success and attains material wealth. What is success anyway but being able enough to withdraw from a design which is not of one’s individual will or preference.

My narrator is safe, prudent, methodical, and is given to the easiest, if dullest, pursuit of the lawyer. The lawyer is neither good nor bad, but uncommitted. Once you are committed, you are likely to be judged; then, others, i.e., institutions, laws, morals are attracted to you, and you are no longer on the threshold working for others, doing somebody else's job for a little amount of percentage, for profit, i.e., for material gain. That means you are not. You probably don’t have a name.

That should raise your curiosity a bit, as my narrator doesn’t even have a nickname like Turkey, Nippers and Ginger Nut, the other non-beings in the story that appear respectively. It is not the narrator but the writer, the good old Herman, who does exist. My point is that anyone who resists the human condition as it is handed over to us does exist. At least passive resistance or civil disobedience like that of Thoreau’s, even if it makes one an anti-hero, is a must, because only then can one feel he/she is.

The chambers of my narrator, that is the place where I worked, is no different from a jail, or the prison Tombs, or it is like a coffin, if you remember that one end of it looks on to a brick wall. Here, death prevails, and this is not the sort of life I believe I deserve. It is inhuman and therefore, as Herman implies between the lines, we need poetry in life whatever we think is poetry. Life itself is poetic, if only we met the right people, pursued right causes, and did not fear to go through right/or wrong experiences. If participation in life means but serving a shrewd money machine like John Jacob Astor, whose name is "orbicular" "and rings like unto bullion", then sleep and withdrawal is the least we can do to claim individuality. We do not have to "but marshal and deploy our columns, and gallantly charge the foe". (“Bartleby, the Scrivener”) Living "with submission sir!" is not existing, it is not being. Defiance of anything inhuman, is like the rhodora of Emerson, in other words, like beauty, whose own excuse for being is itself.

Kafka was influenced by Herman's creations, and he created similarly estranged characters. Though you can compare, I am not exactly the same as the Kafkaesque characters, especially the Mr. K of The Castle and Joseph K of The Trial. In the “Preface” he wrote to Ein Hungerkünotler (The Champion of Hunger), the traveler of which is likened to me, Kafka describes the he, i.e., the alien of his works as someone carrying a weight, who can feel safe in a vaguely present bed, and because of this safety he doesn't feel like getting up; then he does, as he suffers from anxiety and fear of death, etc., like Prufrock, “pinned and wriggling upon a wall”. (Norton, 2140) Such a character, as Kafka claims, has two rivals: one pushes him from behind owing to birth. The second stands on his way. He has to deal with both. When he is trying to get the second out of his way, the first is supporting him, because the second wants to push him backward. But he himself is there too. Nobody knows what he himself is dreaming of. That resembles me allright but I am not like the questioning Joseph K, nor am I like Goethe’s Werther who is a rebel in rash feelings. I am calm, and I know because I have been there, like Sylvia Plath, like her follower Turkish poet Nilgun Marmara. Kafka, understood me well, when he says that such characters have such a dream of the arrival of such a night, darker than all nights thrust out of war, such a night that would make him the judge of his rivals. This is like becoming God, but although I had no such intentions, Herman made me a judge of at least one person, the attorney-narrator, and the readers who still feel it is futile yet would like to carry on. Kafka, may have written wonderful works but I have a feeling that he worked on me and created my variations, but it seems he hasn't been able to create another character like me who can become such a dark, dark threshold, from which there is no U-turn. Yes, I resemble the small Arizona town in Oliver Stone's movie incarnate. Once you get into it, you can never leave it, or you can never expect the same peace of mind, and the safe, secure life. Once bitten, forever smitten as the slogan goes. Once you meet me, once you understand me and are aware of your ontological insecurity, the existential terror, you reach the stage of "a double consciousness", a stage you can prefer to enjoy the knowledge of being (as Emily did) and/or prefer a self-destructive way. Emily, like me could not be indifferent to human affliction, nor could she close her eyes to the joy of writing poems infested by the dark images of the void. This void is within our circumference. You cannot just touch the circumference and go home safe and sound with the peace of mind of a complacent, omniscient or first person narrator.

Safety or security can be attained only if you create your own circumference and your own circle of awareness, consciousness. Emily and I did that. In order not to let the external circle of others, morals, institutions, in other words, the repressive circle of the crowds we created a dark, safe circle in which we drank liquors never brewed. You might think we are two pitiably estranged, lonely misfits, Emily “the New England Recluse”, and me, the "perversely ungrateful, reticent, pitiably respectable, incurably forlorn" (Melville, ) young man. You give us names, but you well know that if you read us, you will be reading yourselves, and that is, knowing is dangerous, you will be afraid of being haunted for good. Falling into one's abyss is not pleasant at all.

Hence my voluntary, or rather so casual withdrawal from life and stopped eating and drinking in jail, I must just have forgotten to, and that I have to listen to the questions of the visitors, and answer them... and... Yes questions they ask...and want us to answer them...as if I am accused of anything, like Joseph K, yes...the mechanism of asking questions to get the expected answers is a very important means of authority, as Canetti also depicted. That is why I just said I would prefer not to.

I am the fly buzzing in your ears. I am “The Stillness in the Room...in the Air” (J465). Emily and I would make lovely partners, or friends, if not lovers, as she still sees to see in your dark.

My meaning as an abyss, or as an influential luny, estranged vagrant can best be understood in Emily's poem "Success is counted sweetest" and that we could easily have become soul mates in her poem “Much Madness is divinest Sense” (J435):

Much Madness is divinest Sense -
To a discerning Eye –
Much Sense – the starkest Madness –
‘Tis the Majority
In this, as All, prevail –
Assent – and you are sane –
Demur – you’re straightway dangerous –
And handled with a Chain – (p.209)

Emily and I, we were both irritated by the sovereignty of someone else, or something else, or the will power of even a sublime, a heavenly authority exercising his/her power on us. The narrator in the story wanted to be that complacent sovereign who was in fact was suffering from the demands of his ego and a vain sense of possession. He believed that his very being, his title, his profession, his chambers, his papers, his ink, and us, whom he believed to be obedient and therefore selfless copyists etc., were all his subjects which he like a king could rule by a divinely ordained decree.

This is why I preferred not to. I never said I would not do it. I just said I would prefer not to. Preferring denotes choice. I have every right to make my choices.

I decided not to speak much, as the word itself when uttered and heard is so violent and damaging, though when written it can act like the shaft with the skylight window into the corridors of our jails, and courts of mind. What I did was to refuse to use language, otherwise I would be using the lawyer-narrator’s means of exercising power, i.e., words. Emily, on the other hand, distorted, changed the Design of the expected usage of her language and showed her civil disobedience in her way. I sat behind a screen in my hermitage. She ironically used words to screen her true self in her own hermitage because as Foucault also believes “visibility is a trap.” We both preferred to be, and to do so, we preferred not to prefer what has already been designed and would naturally, rationally rather, be appropriate to conform to. That is why, Emily tried to create language. This act is just like a formal feeling:

After great pain, a formal feeling comes -
The Nerves sit ceremonious, like Tombs -
The stiff Heart questions was it He, that bore,
And Yesterday, or Centuries before?

The Feet, mechanical, go round -
Of Ground, or Air, or Ought -
A Wooden way
Regardless grown,
A Quartz contentment, like a stone -

This is the Hour of Lead -
Remembered, if outlived,
As Freezing persons, recollect the Snow -
First – Chill – then Stupor – then the letting go -
(J341)

If nothing is ascertainable, and that life is essentially tragic, then a snug retreat is inevitable. That is what Emily did, and why she wrote those wonderful poems, and letters, including those to Sue.

I saw that Emily’s dark chambers of mind open up to the ocean(in general, nature), to light, to love. I know I will never meet this lady in person. I would prefer not to. She would prefer not to meet me either, and perhaps hide in her room even if I turned up in her home. Since I am a stranger to myself too, and have a poetic enthusiasm. Unlike John Jacob Astor, I can be considered an artist in defiance, and my reward would be to prefer to walk with Emily.

If existence really precedes essence, it is not my duty but the artists', poets', philosophers’, real tangible individuals duty to question the essence of life. If only I could have gotten out of ink blotted pages of dusty anthologies and meet my Emily, meet her only in poems, but Emily once said "Abyss is its own apology," similar to Emerson's "Beauty is its own excuse for being". Yes, I am the strange, I am the other blocking the readers' way, yes I am the abyss, and I am my own apology, and since everyone has an abyss of his/her own, one does not need that of another person.

“Sealed Despair” is not what Emily and I surrendered to. It is the fertile dark, the night mirroring only us, the estranged; ie., those who have gone through the ideational experience of oblivion, of the dark where we need no approving God or an omniscient/or first person narrator. Our act of disobedience is like “internal difference” versus external indifference, and we were aware more than anyone else, of the finality of death, and also as we were artistically able to avoid pretending not to see in our own “sound of silence”. We both had this “old king feeling even more than before, for I know not even the cracker man will invade this solitude, this sweet Sabbath of our’s.” (Open Me Carefully, 15).

That is why you must open us carefully. We might fall into pieces or it might be you who falls apart from the whole, or from the text because we do not betray ourselves. Thus, we maintain and just as

It passes we
Stay.
A quality of loss
Affecting our
Content
As trade had
Suddenly encroached
Upon a Sacrament. (Open Me Carefully, 152)

Emily still is. I have a strong belief that someone, will have time enough sometime to put us two together. Only then shall I meet my Emily. I now sit between two artists in defiance, Herman who traveled in frigates out in the seas to arrive at the same threshold and still managed to see the world through gray eyes of Captain Vere. This also the threshold at which Emily read all those books (getting on her own frigates) and wrote all those poems and letters, which were no Dead Letters at all. And thanks to those letters of the alphabet, by means of which artists create abysses or bridges. I, Bartleby, and she, Emily, we created for you, our readers, bridges so that you do not develop terrors of your own that you “could tell to no one” and lest you fall into your own abysses. We “shall think of you at sunrise, again; and at noon, and forenoon, and afternoon, and always, and evermore, till this little heart stops beating and is still.” (Open Me Carefully, 29).
And as Emily and I meet in this text, "Pardon for those who died despairing; hope for those who died unhoping; good tidings for those who died stifled by unrelieved calamities. On errands of [death], these letters speed to [life]. (“Bartleby, the Scrivener”) (shift of words within brackets are mine)

Oh Herman, and oh Emily. Ah humanity!

REFERENCES: (Sorry, the missing data will be provided later)

Dickinson, Emily. (1960) The Complete Poems of Emily Dickinson. Ed. Thomas H. Johnson. Boston: Little, Brown and Co., 1999.

Hart, Ellen Louise, and Martha Nell Smith (eds). Open Me Carefully: Emily Dickinson’s Intimate Letters to Susan Huntington Dickinson. Ashfield, MA.: Paris Press, 1998.

Melville, Herman. “Bartleby, the Scrivener”, American Literature…

The Norton Anthology of English Literature. Vol. 2. 1962. 6th Ed. (Ed). M.H. Abrams. New York: W.W. Norton and Co., 1993.


anasayfa/mainpage