GİZLİ BAHÇE


1.

Kuyumcu dükkânının hemen önünde iki adam. Biri Midyat’tan göçmüş Ankara’ya, mayın üstüne basınca iki bacağını birden yitirmiş, diz hizasından çotuklu. Kapı gibi adammış zamanında belli. Dizlerine kadar bacakları kalçasından dışarı uzanan kollar gibi görünüyor. Ceket kollarından dışarı uzanan elleri göremiyorsunuz. Kısa pantolon gibi kesilmiş eski pantalonun uçlarından içeri doğru bir karanlık uzanıyor. Sanki her an bir şeyler dışarı uğrayacak gibi, tartı aletinin her iki yanından kesik dizlerin çotuklarının üzerinden kaldırıma gerilimli uzanmış kumaşın yumuşaklığı içinden. Sakarya Caddesi’ni Ziya Gökalp’e bağlayan köşede sessiz sedasız oturuyor o adam. Yaya köprüsü ile kuyumcu arasından çok insan geçer. O telaş içinde birileri durur, tartılmak ister. İstemez mi? Hiç sesi yok kumaş çotuklu pos bıyıklı yağız adamın. Başka tartıcılar gibi bağırıp çağırıp dikkati üstüne, ya da tartısına çekmiyor. Göz hizasından geçen telaşlı bacaklara bakıyor ve dinliyor. Hep dinliyor.
Kuyumcunun camının bittiği yerde duvara yaslanmış başka bir yeni kentli de mızıka çalıyor. Onun da sağ kolu yok. Karton bir kutu içindeki ağız mızıkalarını vitrinin pervazına koymuş. Mızıka satıyor galiba. Konuşmuyor. Müşteri çağırmıyor. Mızıkacı da iki melodi arasında dinleniyor. Konuşmuyor. Tartıcıyla sohbet etmiyor. Vızır vızır o ara, kuyumcuyla yaya köprüsü arasındaki geçit. Biri mutlaka durup mızıka satın almak ister. İstemez mi? Mızıkasını çalıp duruyor ayakta. Tartıcı mızıkadan çıkan melodiyi dinliyor.


2.

Çaprazımda oturan genç kız “Secret Garden” dinlemek üzere walkmen’in düğmesine bastığında Fatih Ekspresi’nin ışıkları söndü. Fatih ekspresinin vagon kapılarının bazıları otomatik, bazıları değil. Otomatik olanların yanında kırmızı “butonlar” var. Basıyorsun, kapı açılıyor. Ama kapamak için basmıyorsun. Kendiliğinden kapanıyor kapı. Birçok insan bu yarı otomatikliğin farkında değil. Kapının açılma iradesi otomatik değil, ama kapanma iradesi otomatiğe alınmış. Kapıyı kapamak için zorlayanlar yerlerinde oturanların yüzüne gülümseme yayıyor. Bir iki çocuk kıkırdıyor. Yanımdaki köylü çiftten kadın olanı kocasından onu tuvalete götürmesini istiyor. Kapı otomasyonuyla beş dakikadan fazla cebelleşen yaşlı köylü sonunda kapı dibinde oturan yolcunun uyanmasıyla karısını tuvalete yetiştirebiliyor. Uyuyamıyorum. Bir bira içsem gelir uykum. “Bira servisi kapandı efendim,” diyor garson. Beş vagon ileri, beş vagon geri yürüdüm, otomatik olsun olmasın kapıları aça kapata. Yüzlerce adam, kadın, çocuk…hepsi yolda uyuyor…tuvaletlerden birinin önünde ayakta bir kadın. Gözleri şişmiş ağlamaktan. Ateşiniz var mı diye soruyor bana, zorla çıkan bir sesle. Gözlerime bakıyor. Sonra dişlerime.
“Dişleriniz güzelmiş,” diyor. Sohbeti uzatmak istemediği belli, ama benim “Diş hekimi misiniz?” soruma “Evet,” diye karşılık veriyor ve sol elini pencereye koyuyor, alnını eline, burnunu kapı camına dayayıp ağlamayı sürdürüyor diş hekimi kadın…karanlığa, karanlıkta görünmeyen dağlara, bozkırlara, trenin tekdüze ve tehditkâr sesine…
Usulca yerime geçiyorum. Secret Garden dinleyen kız uyuyakalmış. Diş hekiminin sol bileğindeki bilezik Trabzon işiydi. Ne ince emek ister bu bilezikleri yapmak diye düşünürken ben de uyuyakalmışım.


3.

Babasının eve radyo getirdiği günü hiç unutmaz. Babası radyo getireceğini söylemiştir akşama. Getirmiştir de. Çocukluğunun en önemli ve unutulmaz günlerinden biridir radyonun gelişi. O günü ve babasını nasıl yücelteceğini şaşırmıştır çocuk. Büyüyüp de eli kalem tutunca öyküler yazar, radyonun eve gelişi bir yolunu bulur ve girer çocuğun yazdıklarına.
Son yazdığı minik öyküde de gene eve radyo getiren baba yüceltilmiş, ablası bunu farkeder. Abla için de unutulmaz bir gündür o gün, ama farklı bir nedenden. Aynı nedenden, eve radyonun gelişinin yine büyütülüp efsaneleştirilmesine artık suskun kalmak istememiştir.
“Yeter, vazgeç şu radyoyu anlatmaktan. Başka konu mu kalmadı. Dönüp dolaşıp evimize radyo geldiğinde şöyle oldu, böyle oldu...babam şöyle adamdı da böyle bilmem neydi? Nasıl aldı o radyoyu babam biliyor musun sen? Kestiği köselelerden, tamir ettiği ayakkabılardan kazandığı parayla mı ha? Kuyumcu dedemden kalan son iki bilezikten birini zorla aldı babam annemden. Babamdan yadigâr dedi anacım, radyo bizim neyimize dedi. ‘O iki bilezik kefen param,’ dedi. Babam ‘Maç dinleyecem,’ dedi, ‘oğlan da istiyor,’ dedi. ‘Oğlumla maç dinlicez,’ dedi. Anam direnince de ‘Satırla doğratma şimdi kolunu,’ dedi babam. Sen sokakta oynuyordun. Akşama eve radyonun geldiğini bilirsin bir tek. Radyo geldikten sonra kalan ömründe, kalan son bileziği için de aynı şeyi söylerdi anam. ‘Kefen param,’ derdi. O bilezik hiç bozdurulmamalıydı. O bilezik de bozdurulursa anam sokağa atılacak sanırdı kendini, bir çöp bidonunun yanında buluverirlerdi ölüsünü. Der der aynı şeyi derdi kuyu gözlü anam: ‘Ah, ah bu şehir. Bir şey bırakmadı babamın kuyumlarından geriye. Bor’un yarısı bizimdi. Şimdi bir bu kaldı, o da kefen param,’ derdi anacım. Zorla aldı bileziği babam, benim gözümün önünde anamın bileğini sabunlayıp sıyırıp çıkardı bileziği. İşte şunun ikizi.”
Abla sağ bileğindeki Trabzon işi bileziği gösterir.
“En büyük kız ben olduğumdan bana kaldı anamın kefen parası. Kazadan sonra sattırmadım. Anacığım pek severdi o iki bileziği. Kefen parası nasıl olsa bulundu. Anamdan bana bir yadigâr, dursun kolumda dedim. Yetti şu radyo öykülerin. Babam deyyusunu Allah gibi büyüttün milletin gözünde. Gücü karısına, kızlarına yeten hırsızın, eşkıyanın tekiydi senin baban!”
Abla kolundaki bileziği düzeltir.
“Ah canım anam. Ben hiç senin yadigârını satıp kefene yatırır mıyım? Hep saklayacağım yadigârını.”


4.

“Dişleri öyle güzeldi ki! Tanıştığım gün bana merhaba der demez yüzüne yayılan gülümsemesi ve içinden dünyamı aydınlatan o dişleri,” diye başlamalı öykü. Uzun bir aşk öyküsü olmalı bu. Kadın öykü boyunca yineleyip durmalı, “Kocamın en çok ağzını biliyorum. Haritasını çıkarabilirim. Ezberimden çizerim size kocamın ağzının haritasını.”
Konya yolunda, Tuz gölü yakınlarında, tam da Hasan Dağı’nın başındaki dumanlara bakarken yağmur çisemeleye başlamıştır. Karşıdan gelen petrol yüklü tankerle kadının kocasının bulunduğu yolcu otobüsü çarpışır. Gazetelere, televizyonlara 30 kişinin yanarak can verdiği şeklinde bir haberdir bu dikkatsizlik; dağ ve göl manzaralı bir tünelden geçmek gibidir Konya yolu. Dümdüz, hiç bitmeyecek gibi gelir bir ara. Hasan Dağı’na bakan adam kazadan az önce evliliğinin ne kadar sıradanlaştığını ve kalbinin üşüdüğünü düşünmüştür. İlkbahardır, araba sıcaktır, adamın yanındaki yolcu terlemektedir. “Siz hiç terlemiyorsunuz,” der Hasan Dağı’na bakan adama. Dağın başında hâlâ kar vardır. “Kalbim don yedi,” der Hasan Dağı’na bakan adam. “Ben hiç terlemiyorum artık.”
Kadın, ısrarla ben kocamın ağzının haritasını çizerim, demektedir. Bırakın göreyim, benden iyi kimse teşhis edemez. Ben onun diş hekimiydim. Çenesine bakın, yirmi yaş dişleri kırkından sonra çıkmıştı, daha yeni çekmiştim. Boşluğu duruyordur. Üst çenenin her iki yanında da ikişer dolgusu olacak. Gene üst çenenin en arka dişlerinin ikisi de kaplama…Alt çenede ise…
Kurtulanlardan biri çarpışmadan az önce bir ağız mızıkası sesi duyduğunu söylemiştir.


5.

Mızıka çalan adam, melodi bitince tartıcıya baktı uzun uzun.
“Dişim çok ağrıyor.”
“Ha bu binada, ikinci katta bir dişçi hanım vardır, bizden para almiy, bi gösteriver çıh yukarı da. Hele ben de diyem bugün pek iyi çalmiy mızıkayı.”
“Sen eski mızıkamla çalarken görecektin beni. Bir akraba gavur memleketlerinden getirdiydi. Çıkardığı sesler sanki gizli bir bahçeden gelir gibi buğuluydu. Ben o mızıkayı çalarken bütün dünya susardı sanki.”
“N’oldu peki?”
“Yandı kazada.”
“Ne kazası?”
“Van’daki sevdalımı düşünüyordum, yol dümdüz, sağ tarafta Tuz Gölü, yolun sol tarafında tam karşımda Hasan Dağı...dalmışım, cebimden çıkardım mızıkayı, direksiyonu tek elle tutuyom, çalıyom bir yandan da...dalmışım, tankere çarparken son anda kırdım direksiyonu... pencereden dışarı fırlamışım...kolum da mızıkayınan otobüste yanmış...sonrası malum... mahkemeler...işimi kaybettim...ama mızıka çalmadan duramaz oldum.”
“Eee, sevda bu...ben de seviyem bir güzeli, şu vitrindeki kuyumlardan bi dene alsam diyem, benim gibi bir bacaksızınan evlenir mi ki? Ben göremiyem vitrindekileri...bahıvir bi...en güzeli hangisi?”
“Şurada bir Trabzon işi bilezik var...gücün yeterse onu al. Sana hemen vurulur.”
Tartıcı güler. Mızıkacı güler. Karşılarında yere oturmuş dinlenen adam heykelinin yanına yeni kentlilerden biri daha gelir. Üstünde “Satılık” yazılı eski bir radyoyu yere koyar. Mızıkacıyla tartıcıya selam verir. Selamlaşırlar. Radyocu bir sigara yakar.
İnsanlar koşturur bir sağa bir sola Sakarya’da.


anasayfa/mainpage