CİNAYET........................................................................................Gülebru Turna

Büyürken geri dönen’e, Yusuf Eradam’a—


Alhava, bir düş gördü. Her şeyin uğuldadığı gecelerden biriydi. Yatağından kalktı. Küçük, mavi evinin kapısını açtı, bahçeye çıktı. Ay, uzun, ışıltılı lâlâ çiçeklerinin karnı gibi beyaza kesmişti. Bahçesine baktı Alhava. Ama düşünü gördü yalnızca. İçi titriyordu. Eve girdi, kapıyı kapattı.
“Üşüyorum,” dedi yüksek sesle.
Annesinin yoramba yününden ördüğü hırkayı aradı. Büyük dolabını alt üst etti. Hırkayı bulamadı.
“Çok üşüyorum,” dedi daha yüksek sesle.
Eski eşyalarını yığdığı odacığa girdi. Dişleri birbirine çarpmaya başlamıştı. Dolapları açtı, kutuları indirdi. Hırkayı bulamadı. Bodruma inip ısıtıcının ayarını değiştirdi. Yukarı çıktı. Yatağının içine girdi.
“Ne kadar soğuk bir gece.”
Isınamadı. Kalktı. Kütüphanesinin karşısına geçti.
“İyi bir kitap işe yarayabilir.”
İyi bir kitap bulamadı. Mutfağa gitti. Ebilma markalı temiz suyu ocağa koydu, içine kemme çayının yapraklarını attı.
“Donuyorum. Hırkayı bulmalıyım.”
Çayı, kocaman sarı bardağına doldurdu. Dudaklarının ucuyla tatlı sıvının ısısını kontrol etti. Ardından büyük bir yudum aldı. İçinin titremesi arttı.

“Başladığımız yere dönüyoruz titreyerek,
üç üşüme var, durdurulamaz.”

Şiirin devamını getiremedi. Midesi bulanıyordu. Bardağı bıraktı. Odasına döndü, dolabında ne varsa dışarı çıkardı. Geçen bahar, ödül töreninde giymek için aldığı kızıl kahve ceket—bir kez giymişti—, en kaliteli saren yününden elde dikilmiş siyah, uzun hırka, eski sevgilisinin armağanı kısa polad – polad giyemeyecek kadar yaşlıydı artık, hele kısa polad!—, ada ipeğinden en az yirmi fder, kim bilir kaç tommarın canına mâl olmuş bir kürk, savan pantolonları, eldivenler...Hırkayı bulamadı.
“Ah, anne!”
Giysilerin ortasına oturmuş titriyordu.
“Hırkamı ne yaptın?”
Geçen yıl annesinin yattığı odaya girdi. Kapının önünde bir an duraladı.
“Dolabı boşaltmış mıydım?”
Karanlıkta ilerledi, tek kişilik parlak yeşil köy işi bir battaniye ile örtülmüş yatağın üzerine oturdu. Pencer, kadın öldüğünden beri açılmamıştı. Alhava yatağa uzandı. Sonra doğruldu, battaniyeyi kaldırdı. Ferren kokan çarşafa yattı. Battaniyeyi üstüne örttü. Hiç kıpırdamadan, gözleri dolapta, öylece yattı. Titriyordu.
“Saçmalama Alhava. Kalk!”
Kalktı. Yatağın içine oturdu. Titriyordu.
“Hastayım ve üşüyorum. Hepsi bu işte. Sabah bir devacıya giderim.”
Kalktı. Dolaba doğru yürüdü. Kapağını açtı.
“Donuyorum.”
“Dolap odadan daha karanlıktı. İçi bomboştu. Annesinin giysilerini kız kardeşleri almıştı. Eliyle üst rafı yokladı. Yoramba yününün sert, kırçıllı dokusunu hissetti. Eline dolan yünü tuttu, dışarı çekti. Hırkayı bulmuştu.
“İşte buldum seni.”
Hırkayı giydi. Odadan hızla çıktı, kapıyı sıkıca kapattı. Derin bir soluk aldı. Asit, midesinden yemek borusuna yükseldi, yutkundu. Sağaltıcısına anlatacak renkli bir gece daha yaşadığını düşündü. Sağaltıcının sesini taklit ederek konuştu:
“Fakat Alhava, annenin rahmine dönme arzusu ile baş etmek...”
Odadan bir tıkırtı geldi. Alhava irkildi. Sustu ve dikkat kesildi. Bir tıkırtı daha duydu. Şakakları atmaya başladı, bedeni kaskatı oldu.
“Dolabı iyi kapatmadım mı acaba?”
Bu kez içeriden biri seslendi:
“Alhava! Alhava!”
Alhava buz gibi terledi. Hızla mutfağa gitti, kedderleri kesmek için kullanılan büyük bıçağı aldı. Sonra durdu.
“Güvenliği aramalıyım.”
Ama kımıldamadı. Evin içinde bir kapının açılıp kapandığını duydu.
“Anne?”
Bıçağı tuttuğu elini kaldırdı.
“Saçmalama Alhava, annen öldü. Hırsız girdi, bu hırsız.”
“Alhava, neredesin?”
Alhava bayılacağını sandı. Hemen toparlandı.
“Kimsin sen?”
“Benim Dazhal.”
“Dazhal?”
Yanıt gelmedi. Alhava, aklını yitirdiğini düşündü. Sonra da birinin ona oyun oynadığını.
“Hırkayı geri verir misin? Çok üşüyorum.”
Alhava öfkelenmişti, bağırdı.
“Kimsin sen? Kimsin?”
“Benim, Dazhal. Yalvarırım hırkayı geri ver. Donuyorum.”
“Demek Dazhal’sın. Öyleyse gel ve hırkayı kendin al.”
“Gelebilir miyim?”
Alhava kahkalarla güldü. Bıçağı havaya kaldırdı. Ağzı çarpılmıştı.
“Elbette gelebilirsin baba. Buradayım, mutfakta.”
Babasının ayak seslerini duydu. İğrenç sarhoş arkadaşlarından biri şaka yapıyordu. Bu arkadaş da korkutulmayı hak etmişti. Alhava bıcağı sımsıkı tuttu. Kolunu iyice havaya kaldırıp gerdi. Terliyordu. Kapıda kendisinden genç bir adam çekingen gülümsedi. Alhava’nın gözünde bembeyaz bir şimşek çaktı, bacakları boşaldı. Adam, kararsız elini uzattı.
“İyi misin?”
“Baba?”
“Sadece hırka için. Görüyorsun, başka bir şeyim yok.”
“Bu hırka benim, annem benim için ördü onu.”
“Ama senin Gim kralı kadar çok giysin var. Bunu da yıllardır aramıyordun. Üstelik yünü çok serttir. Senin çok giysin var. Benimse başka bir şeyim yok, hiçbir şeyim...”
Alhava, adamın çıplak bedenine öfkeyle baktı.
“Görüyorum. Ama hırka benim.”
Adam sustu. Başını önüne eğdi. Bir damla yaş yere düşdü.
“Kes ağlamayı. Yalancı pislik seni.”
Adam içini çekti.
“Ben senin babanım, benimle böyle konuşma.”
“Hak ediyorsun. Hırka benim, geldiğin yere dön!”
“Hırka benim. Annen onu ban örmüştü, ama şey olunca...şey olunca onu sana verdi.”
“Ne olunca?”
Adam sustu.
“Ah, evet anımsadım! Sen onu terk edince. Kadını yavaş yavaş öldürüyordun. Sonra çabucak ölsün diye terk ettin. Üstelik Feds için...”
“Fest için.”
“Baba, siktir git!”
“Hırkamı ver.”
“Hayır. Hırka benim.”
“Senin her şeyin var. Sayısız hırka alabilirsin. Paran var, dostların var, önemli bir adamsın. Her şeyin var.”
“Ama annem yok.”
“Yaşıyorsun.”
“Annem yaşamıyor. Korkunç bir yaşamı oldu. Senin yüzünden.”
“Benim yaşamım da pek iyi sayılmazdı.”
“Annemin yaşamını sen tükettin.”
“Bunun için sen mi suçluluk duyuyorsun?”
“Ne?”
“Erkek olduğun için diyorum, belki de...”
“Baba, siktir git!”
“Hırkamı ver, o olmadan üşüyorum.”
Adam hırkanın yakasını tuttu ve çekti. Alhava irkildi ve haykırdı.
“Ölüsün sen! Ölü! Geldiğin yere dön!”
Adam hırkayı sımsıkı tutmuş ağlıyordu:
“Nasıl, nasıl döneceğim? Hırkasız nasıl döneceğim?”
“Bilmiyorum. Bilmiyorum. Dolaba dön.”
“Üşüyorum oğlum, çok üşüyorum, dönemem.”
“Oğlum deyip durma, defol!”
Adam hırkayı bıraktı. Alhava arkasını döndü.
“Peki. Ama sonsuza kadar üşüyeceğim. Annenin hırkası...”
Alhava bıçağı hızla kaldırdı, indirdi. Adamın hiç sesi çıkmadı. Biraz sallanıp düştü. Düşerken ocağa çarptı. Sıcak kemme çayı devrildi, adamın üstüne döküldü. Adam ağır ağır toparlandı. Kalktı. Sırtında bıçak, mutfaktan çıktı. Küçük odanın kapısın kapandı. Alhava, ocağı söndürdü. Çay kabını yerden kaldırdı, masanın üstüne koydu. Mutfak dolaplarından birini açıp yeri sildi. Sonra bezi çöpe attı. Mutfaktan çıkıp yatak odasına gitti. Baş ucunda duran bir şişeden iki küçük mavi hap aldı, yuttu. Mutfağa dönüp biraz su içti. Bütün ışıkları kapatıp balkona çıktı. Lâlâ çiçekleri arasındaki vazzax tarzı bahçe iskemlesine oturdu. Üstü başı kan içindeydi.
Alhava, bir düş gördü. Düşünde çırılçıplaktı ve kar yağıyordu. Annesi hırkasını örüyordu ve gülümsüyordu.
“Anne, üşüyorum,” dedi Alhava.
Annesi kaşlarını çattı.
“Bu hırka baban için.”
“Anne, babamı sevme artık.”
“Hırka babanın.”

Alhava bir düş gördü. Her şeyin uğuldadığı gecelerden biriydi.

anasayfa/mainpage