Küçük Prens’e Ev Ödevleri

“Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi...” türküsünü çığırıyor üstüme üstüme geldiğinde. Yüzünde Mona Lisa, arkasına sakladığı sağ eliyle de sanki bana bir demet yasemen verecek de ilan-ı aşk edecek.

“Al,” dedi. “Oku, sonra da yaz.”

Bir tomar kargacık burgacık yazı elime tutuşturduğu. Gözlerimin içine içine bakıyor, sonra da düzgün telaffuzuyla “Benim adım Frodo, this is too much, too much for one james bond,” diye ekliyor, kağıt tomarlarını tutan ellerimi iki eliyle ovalarken. Şaşkın bakışlarımın yanıtı da geliyor.

“Ben haysiyetimi kurtardım. Sıra sende. Küçük Prens’i bul, o anlar.”

“01 yokmuş, 02 yokmuş, 03 yokmuş, 04 yokmuş, 05 yokmuş, 06 yokmuş, 07 yokmuş, 08 yokmuş, 09 yokmuş, 010 yokmuş, 011 yokmuş,012 yokmuş, 013 yokmuş, 014 yokmuş, 015 yokmuş, 016 yokmuş, 017 yokmuş, 018 yokmuş, 019 yokmuş, 020 yokmuş, 021 yokmuş, 022 yokmuş;023 yokmuş, 024 yokmuş, 025 yokmuş, 026 yokmuş, 027 yokmuş, 028 yokmuş, 029 yokmuş, 030 yokmuş, 031 yokmuş, 032 yokmuş, 033 yokmuş, 034 yokmuş, 035 yokmuş, 036 yokmuş, 037 yokmuş, 038 yokmuş, 039 yokmuş, 040 yokmuş, 041 yokmuş, 042 yokmuş, 043 yokmuş, 044 yokmuş..045 yokmuş, 046 yokmuş...

kimse anlatmamış, kimse yazmamış onların öyküsünü, kimse...


01. Kırk Amerikan doları olmadığı için bölümün mezuniyet balosuna gidemediğinden, ya da gitmemeyi yeğlediğinden, bölüm başkanının “Filoloji mezunusunuz artık, mezun demek ne demek? Ehliyet sahibi insan demek? Artık İngilizce öğretme ehliyetini aldınız,” diye başlayan bir mezuniyet konuşması yaptığından haberi bile olmayan ve önce askerliğini yapıp sonra da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Yozgat’a, Yozgat’ın bütün yolların bittiği yer diye daha sonra niteleyeceği Kadışehir’inin İmam Hatip İlköğretim Okulu’na İngilizce öğretmeni olarak tayin edilip “ahırdan farkı yok” diye nitelendirdiği (tıpkı Kasaba filmindeki gibi ) ve orta yerinde sobalı bir sınıfta öğrencilerine İngilizce’den önce temizlik öğretmek zorunda olduğunu anlayan ve “Elimizi yüzümüzü yıkamalıyız,” diyerek sınıftaki bütün öğrencilerin okula bir kalıp sabunla gelmesi gerektiğini öğreten ve öğretmenlik yaptığı Kadışehir’inde salt yabancı olduğu için yadırganan ve salt yadırgandığı için müdür bey tarafından gönlü alınmak üzere haremlik selamlık bir iftar yemeğine davet edilen meslektaşımı anlatmak istiyorum ve onun hocalık yapmaya başlayalı daha bir yıl geçmediği halde saçlarının yarısının neden bembeyaz olduğunu ve televizyonsuz, radyosuz, kasatçalarsız bir ev içinde şiir yazmayı “bile” neden bıraktığını;

02.Ya da “Oğlum, oğlum,” diye şiirler yazdığım bir başka meslektaşımın hava kirliliği yüzünden ömrünün bir kısmını yaşamamayı göze alarak gittiği ve is soluduğu kasabada, benim 24 yıl önce Ankara’da hocalık yaparken kullandığım yardımcı ders malzemeleri olmaksızın, kendi kesesinden fotokopi yaptırarak hazırladığı materyal ile öğrencilerine şimdiki zaman ve geniş zaman arasındaki farkı öğretmeye çalışırken, çocukların “okula gidiyorum,” ile “haftada beş gün okula giderim,” arasındaki farkı anlayamadıklarına şaşırmasını ve ansızın kapısında beliren reisli meisli birilerinin onu ait olmak istemediği bir sendikaya üye etmek için uğraşmalarını, “Hayır” karşılığını aldıklarında ise oğlum dediğime o mekânı ve o mekandaki hayatı çekilmez hale getirişlerini, oğlumun bunun üzerine depresyona girip ilaç kullanmak zorunda kalmasını, çıkar yolu da eş durumundan kendisini Ankara’ya aldırtmakta buluşunu, ama çarenin bu olduğunu öğrendiğinde önce evlenmesi gerektiğini anımsayınca penceremden dışarı tül perdeyi aralamadan baktığının farkına varmayışını;

03. Hem Kürt, hem de Alevi olduğu için çifte kavrulmuş bir aşağılık duygusuyla büyütülen bir başka öğrencimin Bodrum’da kendisine iş veren kadının çocuklarını eğlendirmek için kıllı vücuduyla maymun taklidi yapışını;

04. Okul bitince bir baltaya sap olması, bir yerlere gelmesi ya da ekmeğini eline alması gerektiği öğretilen ve öğrenciliği sırasında Rea Mouhta emmiyi yerden yere vurmasına karşın, okul bittikten sonra bütün bilgi birikimini, ruhunu, zekâsını Rea Mouhta ve onun gibilerin hizmetine sunacağını düşünen, “Boka basanlarla göt tokuşturmadan onurumla nasıl yaşayacağım?” diye kıvranan genci ve onun bu sahici uğunmasını;

05. Altmış sekiz kuşağından bir anarşistin kızı 05 Hülya’nın 04 Murat’a “Geç bunları anam babam geç bunları,” neden dediğini ve 05 Hülya’nın 04 Murat’ı terkedip Edi ile Büdü arasında nasıl gidip geldiğini;

06. İlgi duyduğu kız “Ben sınıf arkadaşlarımla çıkmam,” dedikten sonra, ya da dediği halde, aynı sınıftan bir asker öğrenciyle çıktığını görünce “Bana yalan söyledi,” diyerek okul tuvaletinde bileklerini kesen öğrencimin askerliği sırasında üniformasını her giyiş çıkarışında kafasından geçenleri;

07. Askerliğini Güneydoğu’da yapıp dağa çıkmadan önce, “Hocam, hakkınızı helâl edin, dağa çıkıyorum, etrafımda kollar bacaklar uçuşuyor, öğrettiklerin burada bir işe yaramıyor,” diyen öğrencimin askerden döndükten sonra, öldürdüğü insanlarla çektirdiği resimleri bana gösterirken kime küfredeceğini şaşırmışlığını, yitip gitmişliğini, belki de öldürdüğünün ağzından;
anlatabilir miyim?
08.Yine Güneydoğu’da, askerliğini tamamladıktan sonra, ansızın okulda karşıma dikilip, “Size bir şey söylemeye geldim, deyip gideceğim, ben hiç kimseyi öldürmedim, dürbünle nişan aldığımda alnının tam ortasından rahatlıkla vurabilirdim onu, o her kimse; ama sağına soluna ateş ettim, kaçtı, ben kimseyi öldürmedim hocam,” deyip giden ve bir daha da görünmeyen gitarist öğrencimi anlatmak istiyorum; ve gitar çalmayı neden bıraktığını;

09. “Hocam, kantinde yemek tepsimizi aldık, kantinci ‘Burada yiyemezsiniz,’ dedi, biz de şaşırdık; “Kantin burası niye yiyemiyelim ki!” dedik, “Yemeseniz iyi olur, dedi, biz gene de bir masaya oturduk yemeye başladık; tam o sırada biri yaklaştı yanımıza ve ‘kantinde yemek yiyemezsiniz, hadi yediniz bu masada hiç yiyemezsiniz, bu masa bizim, ramazanda burada yemek yedirmeyiz,’ diyen zorbalara karşı ne yapmaları gerektiğini soran kızları anlatmak istiyorum ve onlara “ucuz kurtulmuşsunuz, üstünüze baltayla da saldırabilirlerdi,” demeyişimi, dememem gerektiğini, diyemeyeceğimi, bir kuruma gömük memur bilincimle güdülü görevimin onları sadece dinlemekle sınırlı oluşunu;

010. Ben, nabzım 150yi bulduğu gece acile kaldırıldığımda üstünde yattığım sedyeyi beyin tomografisine itekleyen ve uykusuzluk ve yorgunluktan yirmi ikisinde değil kırkında gösteren ve salt ilkokul mezunu olduğu için “Dışardan ortaokul diploması nasıl alınır?” diye bana soran gencin karısı ile iki çocuğunu geçindirebilmek için gece acilde çalışıp gündüz de sokaklarda karısının yaptığı poğaçaları satmak zorunda kalışını;

011. Okul koridorunda öylece durmuş etrafa bıyık altından gülümseyen ve üstübaşı “Ben size tehdit olurum, bana yaklaşmayın,” diyen öğrencimin ben ona, “Nasılsın 011 Kâmil, n’apıyorsun?” diye sorduğumda “Hiiiç, bakıyorum,” diye yanıt vermesinin sebeplerini; bakmak ile izlemek, duymak ile dinlemek arasındaki farkları, hangisinin daha kolay, hangisinin daha zor olduğunu; Ted Hughes’un kimi şiirlerinde ya da Charlotte Perkins Gilman’ın “Sarı Duvarkâğıdı” başlıklı öyküsünde karşımıza çıkan, hatta bir ineğin bakışlarında da yakalayabileceğimiz “Ben orada bulundum,” (“I’ve been there”) ifadesinin bakmak ile ilgisini; 011 Kamil’e “E, sen bana sen nasılsın hocam diye sormican mı?” diye sitem ettiğimde, “Siz iyisinizdir,” deyişinin altında yatan hoca-öğrenci ötekileşmesini; 011 Kamil gibi ipimi koparmak isterken, yitireceğimden korkayım diye sahip olduğum şeylere hâlâ neden yapış yapış olmuş debelendiğimi;

012. Amerika’dan nefret eden ve nefret ettiği halde okulu bitirir bitirmez Amerika’ya yerleşmeyi düşleyen öğrencimin 11 Eylül’de İkiz Kuleler yıkılırken beni arayıp “Hocam, n’oldu haaa, Amerika’ya n’oldu haaa?” diye sormasının tilki ve koruk bağlantısını; ve onun, dünya tam da babilleşme süreci içindeyken ticaret merkezinden vurulunca, “Dünya nereye gidiyor? Ben şimdi ne yapacağım? Kimse beni anlamıyor? Gelecek aslında bu işte, yaşadığım şu berbat andan başka bir şey değil ve hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek,” diyerek anne ve babasının yanına dönüp carpe diem’e teslim oluşunu;

013. Benimle konuşup tartışmaya ihtiyacı varken ansızın, biraz da şaka yollu, bana “Siz mesihsiniz,” diyerek beni imanlı biri olarak tanımlarken, (bu etiketin narsisist bende açtığı yeni hücreleri bilmeden, ya da tahmin ederek, ya da umarak, hatta bilerek) imanlı olduğum kadar inançlı olmam için de çabalayışını, ama bunu yaparken de “Benim gibi kusursuz birinin” nasıl olup da inançsız olabildiğine akıl erdiremediğini söylemeden edemeyen, benden Yusuf İslam dinlemek üzere ödünç aldığı walkman’in düğmesine bastığında başka bir seçeneği değerlendirişini, rüyasında Alev Alatlı’yı görüşünü, her gün görüşmemiz ve tekdüzeleşen sohbetlerimizin sonunda bana din propagandası yapan bir kanalı izlememi öğütleyişini; “Bana propaganda yapma,” dememle birlikte iletişimde temkinli olmaya karar vererek beni her gün arayıp bunaltmamaya özen gösterişinin gerisindeki ait ya da yakın olduğumuz merkezi yitirme korkusunu, ve de bu merkezi herkese aynı parıldamayan bir çift gözde arayışını, bu gereksinimini doyururken beden ile ruhun farklı bakışlardan doyduğunun ayrımına varıp, düştüğü çıkmaza çıkış noktasını bilgi sandığı inanç edebiyatında bulmaya çalışmasını;

014. “İnsanlar zavallı yaratıklar hocam, hoş ben de mükemmel değilim ama gene de...onlar,” diye başlayan konuşmasında dünyayı ben ve ötekiler diye, hatta ben ve böcekler diye ikiye ayıran öğrencimi;

015. “İlgi duyduğum kız daha ilk çıktığımız gün bana hangi tür müzik dinlediğimi sordu, ben de ondan soğudum,” diyen öğrencimi ve onun hayatı boyunca müzik-marketlere her girişinde, sevdiği her yeni müzik albümüne elini uzattığında o kızı anımsayışını ve “O soruyu sormasaydı neler olurdu acaba?” diye düşünüşünü;

016. Çocukken dayısının onun ırzına geçtiğini anlatan genç kızın başından geçenleri anlattığı psikiyatristinin kendisine aşık olduğunu, şimdi kime sığınacağını bilemediğinden yakınırken bluzunu çekiştirip bacak arasını kapatmaya çalışmasının nedenlerini; aynı genç kızın süslenip püslenip biraz daha not istemek için kapıma geldiğinde kendisini içeri almayışım üzerine “Hayatımdaki en büyük düşüm böylece son buldu,” deme noktasına nasıl geldiğini, düşler ve düşkırıklıklarının yaratılma, tasarımlanma sürecini ya da kendiliği ve kendiliğindenliği üzerine kafa yoruşumu;
017. “Amcam küçükken benim ırzıma geçti,” deyip bir gün Kürt, başka bir gün Ermeni olduğunu iddia eden, kız arkadaşıyla yatmaktan artık zevk almadığını, (çünkü?) hâlâ görüştüğü amcasının hiçbir şey olmamış gibi davranmasını bir türlü anlamadığını söyleyen ve de salt çocukken ırzına geçildi diye eşcinsel olması gerekmediğinin bilincinde olmasına karşın en yakın arkadaşının neden bir eşcinsel olduğunu, ve eşcinsel arkadaşının eşcinsel olduğunu ondan başka kimseye açıklayamayışını ve neden sadece kızlarla—yani karşı cinsle—birlikteyken kendini rahat hissettiğini anlayamayışını;

018. Dersim’den beni arayıp, “Artık devrimciliği bıraktım hocam, burada inançlı biri oldum, içkiyi, hatta sigarayı bıraktım, ellerinizden öperim,” diyen öğrencimin “huzura kavuştuktan sonra” beni artık sadece telefonla arayışını, buna benim suratıma yapıştırılmış hangi fotoğrafın yol açtığını;

019. Bir başka öğrencimin öğrenci harçlarını ödeyebilmek için part-time da olsa çalışmak zorunda olduğu için okula devam edemeyişi ile babasının kredi kartı borcunu kapatmak için başka bir bankadan kredi alarak borcunu katlama noktasına gelişinin nedeninin aslında “Oku adam ol, baban gibi eşek olma,” diyerek beton şehre yolladığı oğluna ev kirası göndermek oluşundan 019 Hasan’ın haberdar olmayışını;

020. “Hocam, dün kantinde biri geldi yanıma, dedi ki, ‘Bizim reis seni parselledi, o herifi de bir daha yanında görmeyeceğiz, okula seninle birlikte gelmesin, yoksa bacaklarını kırarız,’ dedi yaa, var mı böyle bi şiii ya,” diye hayretini ifade eden genç kızın İspanya’dan bana kastanyet getirişini ve bana kastanyetleri verirken “Tarkan izlerken artık rahat rahat eşlik edebilirsiniz,” deyişinin nedenlerini;

021. Karanfil Sokak’ta bana bir anket doldurmak için yolumu kesen ve ben reddedince “Tuzunuz kuru galiba?” deyip de bana “Bana bile bunu söylediler,” dememi sağlayan genç kızı;

022. Niğde’nin Altunhisar köyünde evlerini ziyaret ettiğimde daha yeni doğmuş bebeciğinin kafatasından fışkıran et parçasının (bıngıldak?) neden hâlâ dışarda olduğunu öğrenmek üzere salt Hacettepe’de okuduğum için bana gösterdiğinde, benim “Ama ben edebiyat okuyorum, tıp değil,” dediğim halde, “Hacettepe dediler, sen bilmicen de kim bilcek?” diyen taze anneyi;

023. O anne gibi daha birçok Anadolu gencinin televizyonda gördüğü başka insanlara, başka dünyalara özenip, imrenip, yeni korku ve hevesler öğrenip bir gün çay ya da pamuk toplarken ona “delirdi” denmesine yol açacak bir delilik yapışını, yapması gerektiğini;

024. Büyük kentlerimizde, ya da gelişmiş Batı ülkelerinden birinde doğup büyüyüp babası onu başından savmak istediği için “Sen Türksün” diyerek buraya gönderilen bir gencin ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenişini;

025. Böyle gençlerimizin farklı olmaya çalışmalarını, farklı oldukları için yadırganıp yargılandıklarında ya da kösteklendiklerinde, hatta katli vacip ilan edildiklerinde şaşırıp kalışlarını;

026. Daha on yedisinde evlendirilen ve on sekizinde sadece katırlarla ulaşılabilen Çamardı köyünde yeğenime doğum yaparken kurtların köye indiğini duyan ablamın gençliğini ve onun kırkından sonra uyurgezer oluşunun temelinde yatan benzeri yaşantıları;

027. Hocalığımın ilk yılında, idealizmimin doruğundayken ve “Evet, ben iyi bir hocayım ve daha da iyi olacağım, dünyayı ben kurtarabilirim,” derken bir öğrencimin “Hocam, wallah billah ben Türkçeyi zor gonişiyem, sen bana İngilizce öğretmeye çalişiysan,” demesiyle yaşadığım “Hı?!” halimi, tüyü yeni bitmiş bu çıkmazımı;

028. Evimde misafirliği sırasında çamaşır makinemin çıkardığı sesi “İşte o orospu ses,” diyerek tank sesine benzettikten sonra katıla katıla ağlamaya başlayan gencin “Bunları ben yaşadım,” diye bana Güney Doğu’da yaşadıklarını anlatışını anlatamayacağımı; ya da o gencin bir eve, bir adrese sabitlenmeden sadece bir sırt çantasıyla gezgin yaşamayı yeğleyişinin asıl sebeplerini;

029. Sivas’ta 37 can öldürüldüğü günün ertesinde bir gencin Sivas’a gitmeyip İstanbul’da Sting konserine gidişini ve “They Dance Alone” şarkısına eşlik ederek gözyaşları içinde dans etmeyi yeğleyişini;

030. Yönetmen olup 2 Temmuz 1993 günü Madımak Oteli’nin filmini yapmaya kararlı bir gencin filmi yapamayışını;

031. Evimin elektrik tesisatını değiştirmek ya da parke döşemek üzere gelen işçi gençlerin evdeki kitapları görünce “Bunların hepsini okudunuz mu?” diye sormalarını ve ne yapıp edip bir fırsatını bulup rastgele seçtikleri bir kitabı yere oturup neden okuduklarını; sonra da, İletişim Fakültesi’nde bir sohbete gelirken bana “Öykülerinden de getir,” dendiği için eve uğrayıp da bütün kitaplarımın ustalar tarafından salonun ortasına yığıldığını görmem üzerine, “Nasıl bulacam şimdi kitabımı?” diye sorduğumda, cep herkülü işçinin kitap yığınının üstüne çıkıp yığını eşeleyerek öykü kitabımı bulduğunu ve nedense öykü kitapları arasında buldukları kutsal kitapları ise ayrı bir yere kaldırdıklarını kıvançla anlatışlarını;

032. Benim İngilizce hocası olduğumu öğrendiklerinde ya da zannettiklerinde kimi seyyar satıcı gençlerin İngilizceyi nasıl öğreneceklerini bana sormaları; öykü ve şiir yazdığımı öğrenen simitçinin ise “Ortaokuldayken ben de yazardım, bir yerlerde olması lâzım, yeniden yazsam mı ki?” diye sorması ile bir trenin kaçmış ya da kaçıyor olduğu inancı arasındaki ilişki ile bu inancın nasıl yerleştiği ya da öğretildiğini;

033. Şiir ve öykü yazdığımı öğrendikleri zaman, kimi gençlerin “Ben de şiir yazarım, ben de öykü yazarım,” diyerek bana yazdıklarını getirdikten ve ben onların yazdıklarını okuduktan sonra “Kimleri okuyorsun?” diye sorduğumda “Etkilenmemek için kimseyi okumuyorum,” diye karşılık verişlerinin nedenlerini; 033 numaralı bu genç ile 032 numaralı simitçi Biri Bizi Gözetliyor’da yanyana gelseler olacakları;

034. Bir okul kazanmışken, okumak ve öğrenmek üzere bir yaşam başlatmışken kimi öğrencilerimin “Yeni Yüzler Aranıyor” yarışmasına neden katıldığını, katılmak isteyebileceğini, birilerinin de onları gözetliyor olmasını şehvetle isteyişleri ile seçilmiş olmak gereksiniminin ruhsal nedenleri ile toplumsal ve ideoljik uzantılarını;

035. Salt bedensel güzellikleri yüzünden çekildikleri popüler kültür batağı içinde yok olmayı yeğledikten sonra kendi bedenlerinden tiksinip, hayata ve dünyaya yabancılaşan gençleri;

036. Özellikle sınıf içinde, ben onlara sürüden biri olmadıklarını ima etmeye çalışırken ısrarla sürüden biri olmayı yeğledikleri alt metnini bana gönderen gençleri ve bu sürümün nedenlerini;

037. “Özgürlük” denince kimi gençlerin alıp başlarını uzak bozkır akşamlarına (Salih Bolat) kaçma isteklerini, ya da bir başka şekilde kendi benlerine, ya da sadece kendilerini ilgilendiren bir kuytuya kaçmayı ya da sığınmayı isterken özgürlük arayışının nasıl ve neden tükendiğini;

038. Bazı gençlerimizin kendilerini neden uyuşturucuda bulduklarını, ya da buldukları üzerine bir şeyler yazmak istesem uyuşturucu kullanmadan bu durumu, onları anlamayacağımı, bu endişe yüzünden de onları anlatamayacağımı;

039. Anamın daha 11 yaşındayken kardeşlerine analık etmek zorunda kaldıktan sonra on sekizine geldiğinde kasabanın en yakışıklısının onunla salt sarraf kızı olduğu için, zengindir diye evlenmeyi kabul etmesini, ama sonra anamın bir tane bile altını olmadığını öğrenince daha zifaf gecesinde taze gelinin ayak bileğine bakır lengeriyi fırlatışını; buna ses etmeyen anamın “Okusaydım, başbakan bile olurdum,” demesine karşın kendisine “Ruj niye sürdün uruspuu!” diye bağıran kocası, yani babam ile evliliğinin kırkıncı yılında, benim doğum günümde, bütün arkadaşlarımın ortasında tartışma başlatıp “Benimle evlendikten hemen sonra kerhaneye gitmeye başladığını bilmiyor muyum sanıyorsun?” diye bağırarak gerçekleşmeyen düşlerinin intikamını babamdan alışını, bu intikamın gerisinde babamın, anamın aşka, sevgiye lâyık güzel bir kadın olduğu için değil de, sarraf kızı olduğu için evlenişini hiçbir zaman hazmedemeyişini; salt bu yüzden de anamın sağ kolundaki çolaklığını kırk yıllık evlilikleri boyunca babama hiç farkettirmeyişini; babamın dört çocuk yaparken nasıl ve niye farketmeyişini; birbirine yabancılaşmış mekanik iki bedenden olma çocukların “Anlatacam da anlatacam,” diyerek kendilerini çözümleme gereksinim döllerinin nasıl atıldığını;

040. Özetle, hiç istemediği bir hayatı sürdüren, sürdürmek zorunda kalan gençleri; insana ilişkin muammalara böyle kafa yormak isteyişimi;
anlatmak isterim;
041. ve daha neler neler anlatmak istediğimi; “Sakın beni anlatma,” “İnsanları böyle gözetlersen etrafında kimse kalmaz, kimse gözetlenmek istemez,” diyen bir başka genci;

042. Bunların herbirini düşüne düşüne kendine pembe pancurlu hücreler yapan ve labirenti içinden çıkmak diye bir şey zaten olmadığını, labirentin çıkışı olsa bile bir uçuruma açıldığına inanmış ve, salt bu yüzden işte, küreselleşen dünyanın mapushane olduğunu ve bu koca hücreden tek çıkışın bir bilinmez mora uçmak olduğuna karar vermesi için Amelie gibi yaşama sevinci aşılayan bir filmi izleyip “Hayatımın en mutlu günü bugün, herkese sarılmak, herkesi öpmek istiyorum,” dedikten sonra kocası bakkaldan şarap alıp eve gelene kadar kendisini çoktan boşluğa bırakan kızın Daha yere çakılmaya çok vardan (La Haine/Protesto) başka neler düşünebileceğini
anlatmak istiyorum;
043. Ve geride kalan gencin ikinci kez evlenmeyişinin sebebinin herkesin sandığı gibi ilk aşkından başkasını sevememesi olmadığını, asıl sebebin bu dünyaya bir çocuk daha getirmek istemeyişi olduğunu
anlatmak istiyorum;
044. Hatta bütün bunları uydurduğunu anladığında Biri Bizi Gözetliyor’da kara Cumartesi geldiğini, haftanın birincisi seçildiğini ve birini evden dışarı atması gerektiği kendisine bilmem kaçıncı haftadır söylendiğinde mutluluktan ağlayarak mutlu gibi görünen çiftleri ayırmak üzere seçimini yaptığını, bunlardan da Kadışehir’indeki meslektaşımın televizyon hiç izlemediği için haberi olmadığından, ya da BBG’den haberi olmadığı halde salt gözlemlerine dayanarak “İnsanlar çok zavallı iğrenç yaratıklar,” diyebilmesini ve üstüne üstlük en sevdiği iki yazar Joyce ve Kafka’nın da insan olarak zayıf yanları olduğunu öğrenince şaşırıp kalışını;
anlatmak isterim;
045. anlatmak isterim istemesine de, ondan önce ben bu gençlerin hepsinin çocukluklarını, dünyadaki değerli varlıkları, doğayı, yeryüzünü bütün mirasıyla korumak sorumluluğunu, bu sorumluluk yüzüğünü parmaklarından hiç çıkarmamak isteğini;

046. Ankara’da Tenedos Kafe’de (Selanik ile Kızılırmak kesişme noktasında) her Pazartesi doğaçlama tiyatro sporu yapan Mahşer-i Cümbüş grubundaki genç arkadaşlarımdan Burak’ın ilkokuldaki kız arkadaşının okul müsameresinde roller dağıtılırken “Ben Pamuk Prenses’i oynamak istiyorum,” demesi üzerine öğretmeninin ona “Senden Pamuk Prenses olmaz, sen karasın,” diye karşılık vermesi ile orman yakmak arasında bağlantıyı ve ormanı yanmış bir çocuğun kahramanca arayışlardan ve öykü anlatmaktan vazgeçmesini; saf, iyi, güzel ve ölümsüz olandan umudunu tümüyle kesmesini;
anlatmak isterim... anlatırsam, arap kızı camdan bakmayı bırakır da Pamuk Prensesi oynar...
oynar da n’olur?
...1 varmış,
1 yokmuş...”

“Ben senin doppelgangerinim, diğer benin. Doppeeeel, dooppeel, gaangeeer, gaaangeeer!”
Koştura koştura uzaklaşıyor Frodo. Alın çatlatan Ankara soğuna aldırmadan Kurtuluş Parkı’na giden caddeyi don gömlek geçiyor. Caddenin öteki yakasından: “Biri bizi gözetliyor! Hiçbirini anlatmicaam, I have been there! İstersen sen anlat ama Küçük Prens’i bul, o daha iyi yazar, hem daha da cesur,” diye bağırıyor ve parkın içinde gözden kayboluyor kastanyetlerini şakkırdatarak: “Aaaammaaan, aaaammmaaan, dün gece yar hanesindeeee!...”
Küçük Prens’i göreniniz var mı?


 

anasayfa/mainpage