Meczup, Şehrazat&Cevizci
ya da
Öykülük Yaşam Dersleri


-- Bu Kurtuluş Parkı alem bir yer. Geçen gün bir bankın üstüne tünemiş bir adam gördüm. Tünemiş diyorum çünkü onun her yanına da güvercinler tünemişti. Kuş adam bu, diye geçirdim içimden ve gülümsedim bu meczuba. Ona gülümsediğimi görünce bana eliyle gel gel yaptı. Gittim yanına. Nasıl içmiş, kokusundan burnum yandı. Uzun zaman sular içinde kalıp çürümüş kösele ile sidikli bira karışımı bir kokusu vardı adamın. Yırtık pırtık kışlık ceketinin cebinden kırış kırış birkaç kağıt parçası çıkardı.
“Ben bu öyküleri yazmalıyım, Donald Barthelme hatırına. Her maddeden ayrı bir öykü çıkabilir. Fakat, bu maddeleri öyküye, şiire, filme dönüştürmeye vaktim olmayabilir. Belki de yoktur. Hemen yazmalıyım. Bu maddeleri öyküye, şiire dönüştüreyim diye hayıflanırken, uğunurken farkında olmadan avamlaşırsam diye korkuyorum. Bu yüzden madde madde yazdım, ama uzun uzun yazamıyorum, işim başımdan aşkın. Bir de yazsam, kimse beni anlamazsa diye korkuyorum, böyle anlar halinde bıraksam aslında okuyucunun zekâsına hakaret etmemiş olurum diyorum. Sen ne dersin abi?”
Bana kağıtları uzatırken de bankın üzerine yayıldı ve uyuyakaldı. Kâğıtlar yere saçıldı. Aldım yerden adamın notlarını ve okumaya başladım yüksek sesle:

1. Ben senin anlayabilirliğini sevmiştim. Temkinsizliğini. Oyun bozmazlığını. Ben bu üç özelliğin sende olduğuna, bu üç vazgeçilmez özeliğe, yani karakteristiğe sahip olduğuna inanmak istedim. Çünkü sen, gecenin yarısı ta Eryaman’dan son otobüse binip cebinde beş kuruş olmadan bana geldin. Sen o gece, benim gece hallerimi gördün, kanapeye kıvrılıp uyuya kaldın. Gece hallerime karşın, gündüz olduğunda, sen beni gene eskisi gibi karşıladın. Sana saygım bundan. Kendindeliğimi salt öyle olduğu için karşılayabilen kendindeliğine saygı duydum. Seni yitirmemeye çalışmak üzere başlatıyorum bu maddeleri. Oysa salt kendi biçtiği anlamlarda bedenimi soğurmak üzere kapımı çalabilir bir sevgili.

2. Madem artık ayrı gayrıyız, aşkından emin değilim. Seni bir uçurtmanın ipinin avucumdan kayması gibi görüyorum. Gidesin. “Git,” demiyorum. “Bırakıyorum,” demiyorum. “Seni terkediyorum,” hiç demiyorum. Gidesin. “Git, ya da gitme, irade sende olsun,” diyorum ben. Şimdi ve burada kalan yara ne peki? Hangisi benim sevdiğim? Hasret mi? Nafilelik elde kalan ve o bile tehlikede olan. Nafileliğin anlamı yani, o bile risk altında. Saltık karanlığa gidecek kadar akıllı mıyım, akıllı mısın, akıllı mı, akıl....mı? Akıl ne?

3. Ölmek üzere yola çıktığımda cebimdeki kitap, Küçük Prens... Kaç kez okudum. Bir kez daha okumalıyım.

4. Kadın eskisi gibi değildir. Adam eskisi gibi değildir. Adam da, kadın da bunun farkındadır. Kadın eskisi gibi olmayan bir kadın tanır. Adam eskisi gibi olmayan bir adam tanır. Her ikisi de birbirine vurulur. Eskisi gibi olmayana vurulmak, eskisi gibi olmayan kendini özlemektir. Eskisi gibi olmadığının farkına aymakla gelen bir gereksinme eskisi gibi olmayana vurulmak.

5. Ölmeden az önce terliklerimi sobanın altındaki teneke yükseltinin altına saklayacağım. Arama sakın! Bilmez miyim, başkasının giydiği terliği hiç giyemezsin sen. Ihyhhh dersin, için ürperir. Sobanın altı, o teneke altlığın altı odanın en soğuk yeridir.

6. “Kalbin çok yaşlı,” demiştin. “Gözlerinde hep bir mezarlık taşırdın,” demiştin. Kalbimi mezarlığa sen taşıyacaksın belki. Hayır, bu müsrif bir beklenti. Kalbimi kuşlarım taşıyacaklar gökyüzüne. Senin sadece bir “mezarlık gözlü adam” diye bir anın olacak.

7. Uyuyabilmek için trenin en arkadaki vagonuna gidip boş bulduğum koltuğa uzandım. Yanımda oturan yolcu sağ eliyle bacak aramda sabahın beşinde salt sabahın beşi olduğu için sertleşen erkekliğimi sıvazlamaya başladığında İstanbul’a geliyorduk. Aldırmadım. Bedenime mi yabancılaşıyorum, yoksa erkekliğimi hissettiren eli mi sevdim, ya da umursamadım? Köprüüstü Aşıkları filmini ne zaman izlemiştim ben? Senin ellerini Pont-Neuf Köprüsü’nün üstünde tuttuktan önce miydi, sonra mıydı? Karıştırıyorum hep.

8. Kadın mutfağımdan gökyüzüne baktı. “Ne güzel,” dedi. “Sizin mutfağınızdan feza görünüyor.” Sonra elini daldırdı torbaya, güvercinlere bir avuç ekmek kırıntısı fırlattı.

9. Balkonumun sol tarafına düşen apartmanın üçüncü katında balkonunda kuaför edevatı tutan adam eve gelen herkesin saçını kesiyordu. Şortunu giymeden yapmıyordu bu işi. Belki de sadece donuydu giydiği, yaz günü. İlginç olan, öykülük olan, bu işi geceyarısı bile yapıyor olması mı, yoksa berber sandığım komşumun kel oluşu mu?

10. İskelede demirlemiş mavnaların gövdesine birikmiş yosunları kim görecek?

11. Yalıköy, Beykoz’dan Mecidiyeköy otobüsüne binen iki yaşlı adam en az elli yıldır aynı sokakta oturmalarına, aynı dalyana bakıp rakı içmelerine, aynı denize bakıp iç geçirmelerine karşın neden birbirlerini görmezden gelirler? Elli yıldır, yolları hiç mi keşişmemiştir? Ne acı. Birbirlerine maruz kalmaktan korkarak mı yaşlandılar acaba?

12. Batık bir gemiden çıkan en değerli nesne insanoğlunun yazdığı ilk kitap olursa ya?

13. Neler olmadı ki? Bugün “Tabutta Rövaşata”yı izledim. İzlediğimi sonra fark ettim.

14. Barda elleri devingen alkoliğin daha ileri gitmesine izin vermedim. Niye bilmem? O da anlayışlı davrandı üstelik. Beni takdir bile etti. “İhanet etmene göz yumamam,” deyip posta kutusu numarasını peçeteye yazıp gitti. Temkini sevmem. P.K. nolu kağıdı eve giderken çöpe attım.

15. Kulağımda giderek yoğunlaşan trompet melodisinin, belki de Miles Davis’ten bir klasiği ıslıkla niye çalıyorsun şimdi Yunan burunlu? Karşıma oturmuş fıstık yiyerek, üstelik bira eşliğinde...

16. Londra, Shaftesbury Avenue’da kaldığın otelin 108 nolu odasının anahtarını tut. Kaybettim de, otelden ayrılırken. Sonra, gizli saklı o otelin o odasına gir. Bir anahtarı da sende duran ama senin olmayan bir odada gördüklerini anlat. Belki Bukowski bu öyküyü çoktan yazmıştır.

17. Baca üstündeki beton düzlükte (1m2 bile yok) güvercinlerin yağmur sonrası sevişme ritüelini anlatabilir misin? Bir dene bakalım anlatmayı Ceviz ile Kehribar nasıl sevişir.

18. Ben diyorum ki ilahi adalet var, bir denge, iyilik eden iyilik buluyor; kötülük edenin de yanında kalmıyor yaptığı. Ödül ve bedel mutlaka var, diyorum. O da diyor ki, Kur’an’da da var bu: “Onlar ona yardım eder, o da onlara.” Ben de diyorum ki, hayatta var asıl. Hayatta var olduğu için o kitaba da koymuşlar.

19. “Şelâlenin altından geçerken şelâle olduk, ne demek hocam? Nedir ki şelâle?”

20. Kırmızı şarap&sigara=ağızda pas. Ceviz öpmez beni şimdi.

21. Damaktaki, damak ve diş etlerindeki kamaşma ne peki? Bu yanma da ne alnımdaki? Tinsel bir yanma mı, yoksa bedensel, biyolojik ya da kimyasal bir yanma mı? Yani vahdete doğru mu gidiyorum yoksa siroza doğru mu?

22. Sana kapıyı açmayacağım. Açmayacağımı söylemek için açmam gerekiyor. Ya da en azından senin kapıya gelmen. Bekliyorum. Bunları yazdığıma göre beklerken, belki de beklemiyorum. Yani belki de kapıyı açmakla bile kapıyı açmamış olacağım. Belki sana da hiçbir şey söylemeyeceğim bu konuda. Çünkü yazıyorum. Çünkü sen iki saat önce geleceğini söylemiş olmana karşın gelmediysen, ben de pencere önünde şarap ve sigara eşliğinde ağzımın paslanmasına izin verdiysem ve bu öyküyü yazmak üzere tuşların başına geçtiysem, belki de olmazsa olmaz değilsindir. Bunu da söylemeyeceğim sana...gelirsen.

23. Benim okuyucumu tanıma olanağım yok. Hiç düşünmem okuyucumu. Kimdir, neyin nesidir. Nietzsche ile iyi anlaşırdık o zaman. “Okuyucuyu tanıyan, onun için artık bir şey yazmaz. Daha bir asır okunsun, sonra bizzat o ruh kalacak,” diyor. O ruhu, okuyucuya niye peşkeş çekeyim ki?

24. Beklerken...onu beklerken Björk eşliğinde... “I miss you,” diyor Björk ama “miş” gibi telaffuz ediyor “miss” sözcüğünü. İngilizce ile Türkçe arasındaki öküzün altında buzağı arayan anlamlandırma çabamdan mı fark ettim bunu?

25. Hayatınızda birdenbire aynı isimde bir dolu insan mı olmaya başladı? Yani sağınıza dönüyorsunuz Mustafa, telefonu açıyorsunuz Mustafa, parkeci geliyor Mustafa...Yani adı Mustafa olan bir sürü insan girmek istiyor kapınızdan içeri...Sonra isimler değişiyor...Gül oluyor, Barış oluyor, Volkan oluyor, Cem oluyor, Tolga oluyor, Çağlar oluyor...hatta kendi ismimde birkaç kişi de oluveriyor...Yusuf arıyor...hangi Yusuf? “Ben canııım, Yusuf...hani....” Hatırlatmaya çalışıyor Yusuf kendini...

26. İhtiyacı, bir şeyin gereksinmesini körüklemek, onun yokluğunu, eksikliğini de körüklemektir.

27. Ne kadar iletişirsen, ne kadar çok iletişirsen, o kadar çok anlarsın iletişmenin olanaksızlığını...belki de yazmak bu yüzden...

28. Herkes onun yatarken gözlerinin üstüne bir maske giymesini ışıktan rahatsız oluşuna bağlardı. Hatta, “Bir kez uyandı mı, bir daha uyuyamazmış,” derlerdi. O da herkese öyle söylerdi, ondan giyiyormuş yatarken o maskeyi... Oysa geceleri, geceleyin onlar geldiğinde onu uykusundayken tanıyıp da götürmesinler isterdi maskeli adam. Onlar geldiğinde, yüzünde maskesi olan adamı tanıyamazlar ve dolayısiyle de götüremezlerdi. Adam bunun için takardı maskesini uykuya dalmadan önce.

29. Yirmi dokuz rakamına geldim gene. Bu rakam üzerine bir roman bile yazabilirim. Ama önemsemeyip es geçmeden önce bunun nedenlerini söylemem gerek: Ben 1 Şubat 1954 doğumluyum, anam da kardeşlerim de, babam da... herkes öyle diyor. Oysa nüfus cüzdanımda 29 Mart yazıyor. İlk kez yurtdışına çıktığımda onsuz olmaz sandığım sevgilimden de ayrılmıştım. 29 Eylül’dü. Beni doğuran annem de 29 Eylül’de öldü, bir trafik kazasında bir yıl sonra. Oturduğum evin adresi 11/7., yani 2+9=11. 9-2=7. Yani evim, mekânımın rakamsal topla-çıkar karşılığı da 29. Bu dosyayı uzatmanın bir anlamı yok. Gülseren, kanserden hepten kurtulmak ümidi ile gittiği Amerika’dan bütün umutları sönmüş olarak döner dönmez, beni Ankara’ya arabası ile getirdi. Ayın 29’uydu gene. Saplantılı biri değilim ben. (Belki de beni 29’a endeksli gönderdiklerini unuttum sadece. Burası unutma gezegeni mi?) İki hayat yolum varmış. Benim yatılı okumamı sağlayan eniştemin oğlu Haluk’u o okula almadılar, halleri vakitleri yerinde diye. Haluk, ben İstanbul’daki yatılı okula gittiğim yıl bir trafik kazasında öldü. Doğum tarihi 11. 09. 1953’müş. On bir Eylül, lanetli bir tarih. 1+1=2. E, iki ile dokuz yanyana durunca ne ediyor. Gene 29.
Hayır, saplantılı biriyim ben.

30. Evet, sendeki bu anlayabilirlik...bu olasılık... yazdıran beni. Kendini anlamaya doğru bir yolculuğa çıkmış gibisin...öğrenicisin...öğrenci değilsen bile öğrenicisin... learner...bu yüzden sana güvenim.

31. Ve yorgun argın, offf diyerek gelir beklenen. Heyecan, bekleyenden gitmiş yerini tuhaf bir üstünlük hissine bırakmıştır. Beklemekten gelen bir hesap sorma ihtiyacının üstünlüğü. Yapmayacağım ama. Ben bu oyuna yenik düşmem. Bunun yorumunu kendim de yapamam. Ahkâmı okuyana bırakmak en iyisi...

32. Seni sevmek, seninle sevişmek nasıl bir şey biliyor musun? Bilsen, ben senin her yerini öpmek istediğimde “Öyle olmaz! Orası olmaz,” diyerek karşı çıkar mıydın?

33. Nafilelik şu anda egemen hayatıma. Yaşam ve aşk başta olmak üzere her şey sanki tehlikede. Saltık karanlığa gitmeye kendimi hazır görecek kadar doygun değilim daha, ne aşka, ne de hayata.

34. Cebimde sadece Ankara’ya dönmeme yetecek kadar para var. Datça’da deniz kokusunu son kezmiş gibi içime çekiyorum. Çocukluğumu içime çekiyorum. Denizsiz çocukluğumu. Çocuk ise iskelede oynuyor. “Denize düşecek,” diye geçiriyorum içimden ve çocuk denize düşüyor. Hiç düşünmeden suya atlayıp çocuğu çıkarıyorum denizden. Biraz uzaktaki annesi, babası koşup geliyorlar. Anne çocukla ilgileniyor, baba bana uzun uzun teşekkür ediyor ve soruyor: “Sizin için ne yapabiliriz?” Ben de elimi cebime sokuyorum, yol param lime lime olmuş, parçalanmış çıkıyor. “Şey,” diyorum. “Ankara’ya dönemeyeceğim bu gidişle, acaba yol paramı verebilir miydiniz, sonra öderim,” diyorum. Baba, sanki çocuğunu denize ben düşürmüşüm gibi öfkeleniyor:
“Biz de seni adam sanmıştık,” diyor.
Anne, “Hiç insanlık kalmadı,” diyor ve çocuğu kaptıkları gibi benden uzaklaşıyorlar.

35. Uygarlık ne peki? Uymayı öğrenmek mi? Özgürlük nereye gidiyor? Uymayı öğrenirken özgürlük nasıl değerlendiriliyor peki?

36. Odam hâlâ çınnnn ediyor ben bunları yazarken. Pencere pervazıma konan güvercini, Gülizar’ı, göremiyorum, sesini duyamıyorum. Çöp kamyonu yüzünden kapattım pencereyi. Çınn sesini bir o duyardı oysa. Çöp kamyonunun sesini duyamadığım için ve pencere hâlâ kapalı olduğu için anlıyorum güvercinin pervazımda olduğunu. Ben onu görmesem de, sesini duymasam da.

37. Geceleri bu parkı göze alan herkesle sevişebilirim ben.

38. Yalnızlık fetişistleri beni birbaşıma bırakmıyorlar. Götü boklu gavurların götünden ayrılmıyor bugünün zibidileri. Kimse tek başına dimdik duramıyor. Herkes yalnız. Yalnızlığı haykırmayı meziyet ilan etmişler önce, sonra da bu meziyetlerinden dolayı kendilerinden yanak alıp duruyorlar.

39. Çöp kamyonu geldi gene. Saat 00.25. Öyle bir egzos ve gürültü yayıyor ki mahalleye, telaşla pencereyi kapatıyorum yaz sıcağına karşın. Egzos ve gürültü, kamyon gidince, sızmaya çalışacağı başka açık pencereler bulunca açacağım pencereyi. Pencereden bakıyorum. Çöpçüler öyle kayıtsız ki rastgele kamyona atıp öğüttükleri çöp torbalarının içinde ne var ne yok bakmıyorlar. Oysa bütün gizlerimiz o torbalarda saklı. Meraklı bir çöpçü, benim hangi karanlık yanımı aydınlatabilir? Ürkütücü.

40. Ama benim çöp torbam yok ki. Ben çöp yapmam ki. Hep yanımda taşıdığım naylon çantamın içinde ne var diye merak ediyorsan ey okur, söyleyeyim hemen, çöp değil. Kuş yemi, ekmek kırıntıları. Çöpleri karıştırırken kendim için olduğu kadar, bu kuşlar için de yiyecek ararım. Yoksa konmuyorlar üstüme. Hepsine ayrı ayrı ad koydum. Bak bu kalemi elimden düşürmeye çalışanın adı Fistan. Şu... ayakkabımın ucundan dışarı çıkan başparmağımı gagalayan da Fertekli. Beni sevmiyormuş gibi uzaktan salınan uruspu da, bak şu alnının ortasında beyaz yıldızlı şıllık, onun adı da Şehr-i Azad....hepsini anlatsam sayfalar yetmez. Ama bir gün anlatacam. Hele şu Cevizci yok mu? Sadece onun yediği naneleri anlatsam kaç roman olur. Fındıkkıran diyecektim aşifteye ama aklıma ilk gelen fikirden hep vazgeçerim ben. Şuna da o yüzden Napolyon diyeceğime, Ayran dedim. Havuza madeni para atıyorlar ya, bu salak Ayran da para delisiymiş gibi atılan paralarla yarışıyor havada. Önce bakıyor ağzı ayrık ayran budalası gibi...ha anladınız mı? Pardon. Şehr-i Azad şıllığı ile hiç geçinemez bu Ayran. Şehr-i Azad, Cevizci’yi kıskanıyor diye dedikodu yapıyormuş şu Gerdanlı.

41. Maşallah yaa. Güzel karı di mi bu Şehrazat. Ah bi de uzak durmasa, ketum ketum etrafımda salınıp duracağına anlatsa bana bir şeyler de en güzel uykumu çekiversem.

***********

“Harika okudun,” dedi biri. Döndüm baktım, Fertekli gülümsüyor. Ses tonun da çok hoşmuş Şehro.”
“Yaaa, ben o kadar uğraştım biraz daha yazsın, daha neler var neler anlatacak diye, ama maymun iştahlı, hemen bırakıyor kalemi, ver şu kalemi de biraz da ben yazayım diyorum, eliyle itekliyor beni...öyle sıkı kavrıyor ki kalemi, sanırsın altı parmaklı,” diye yakındı Fistan.
Bütün kuşlar, Kurtuluş Parkı’nda ne kadar kuş varsa hepsi etrafıma doluşmuştu öykülük yaşam derslerini okurken ben.
Cevizci geldi en son.
“Offf!! Son maddelere yetişebildim ancak. Kusura bakma. Parkın kabadayısı Kehribar ile randevum vardı. Ama ne herif bi görsen. Üstümden inmek bilmiyor hayvan. Ama ben ne yapabilirim, di mi ama. Allah da beni böyle güzel yaratmasaymış. Kehribar biraz uyku çekecek, malum yoruldu kafir. Gelince ona masal falan anlatma, olur mu? Ben nasıl yetiştiysem, o da yetişsin, mendebur ayı.”
Cevizci kırıta kırıta geldi omzuma kondu. Usulca eğildi. “Burrrk” dedi ve beni dudaklarımdan öptü.
“Kız Şehro, her masal okuyuşunda bütün şehir azad oluyor. Herkes sapanlarını imha ediyor. Ne güzeliz, hepimiz isimlerimizle müsemma, bu parkta, azad ettiğin bu şehirde mutlu mutlu yaşıyoruz. Ağzına sağlık. Beni kıskanmadığını biliyorum Şehro. Hayatta herkesin bir yeri vardır. Seninki de bu. Masal anlatmak...Kız, dur şu Kehribar uyanmadan bir tur atayım parkta. Geçen simitçi Mustafa’nın küncülerini toplarken yağız bir saksağan gülümsemişti bana, gezgin, ezeli ve ebedi bir yolcu gibiydi, fallik fallik dolanışını bir görecektin...hele bir de kendisine sırnaşan kediyi bir gagalayışı vardı ki öldüm gülmekten... belki bugün de uğrar parka...hadi bay bay, hacı cav cav!”

 

anasayfa/mainpage