ŞEKERLİ DENEMELER


1. ŞEKERİN ŞEKERLİĞE YOLCULUĞU

Şeker parayı cepten çeker. Şeker bunu ne zamandır yapıyor acaba diye düşününce karşımıza yorgun mu yorgun, yaşlı mı yaşlı biri çıkıyor. Kökeni Bengal olan şekerkamışından elde edilen şeker önce ilaç, sonra da keyif veren tatlı olarak ceplerimizi hep yakmış. Bengal kaplanlarının dibine darı suyu eken avcılar avdan sonra keyifle şeker kamışı kemirip suyunu soğurmuşlar mıdır, çocukluğumda benim yaptığım gibi? Romanlar “şugar gacı” derler ya, kastettikleri, parayı cepten çeken kadın değildir. Şugar birisi iyidir. Herkes şugar olamaz. Roman kültürü içinde şugar olmak iyiliksever, yardımsever, mert, bağnaz olmayan, e biraz da neşelidir. Adile Naşit’in Hababam Sınıf filmlerindeki ana tiplemesi gibi, ya da onun bütün ana rolleri gibi.
Bakın bu şugar sözcüğü ta nerelerden gelirmiş: Kudret Emiroğlu Gündelik Hayatımızın Tarihi (*) adlı kitabında pek güzel anlatmış, ondan özetleyeyim size: Sanskritçe’de çakıl anlamına gelen çarkara’dan gelen şeker, Prakrit ve Pali biçimiyle de “sakkhara” sözcüğünden almış adını. Hindistan’dan İran’a gelmiş, Suriye, Mısır’da üretilip tüketilmiş, M.S. 1.yüzyılda Bizans’ta balla karıştırılıp ilaç niyetine kullanılmış. Batı dediğimiz ve nedense bugün öykünüp özendiğimiz ülkelere de Orta Doğu ve Anadolu aracılığıyla gitmiş; ne zaman mı? Haçlı Seferleri sırasında Hıristiyanlar esmer şekeri cassonade adıyla alıp götürmüşler kendi ülkelerine. Bu şeker, Mısır’da geliştirilen bir teknikle beyazlatılmış, adına da Kand denmiş, yani Sanskritçe’deki anlamıyla “khand” kırmak, “kahnada” ise kırılmış, kırık demekmiş. Farsça’daki akrabası sözcük de “kend” imiş, Avrupa’daki karşılığı ile candi.
Belki diyorum şimdi, Doğu Anadolu’da “kırklama” usulü çay içerken, yani bir parça şeker ile kırk çay içebilme geleneği ve de Avrupa’dan ithal candi bebeklerin, oyuncakların bellekten hayatımıza doğrudan geçişi onların ilk adlarıyla, yani dilde varoluşlarının başlamasıyla ilgilidir.
Ortaçağa geçersek, insanlar “Şam tatlısı kaç para?” diye sorarlarmış muhtemelen ve kastettikleri Şam tatlısı da Şam’ın meyveleriyle Suriye’nin şekerinden yapılan Şam reçeli olsa gerek. Şeker, ya da İtalyancasıyla zucchero 996 yılında Venedik’e ulaşmış. Avrupa birinci binyılın sonunda şeker ile böylece haşır neşir olabilmiş. Sasanilerden beri lokman hekimler yaraları sararken şekerden ilaç niyetine yararlanmışlar. Ama şeker, pamuk gibi, Amerikan çiftliklerinde köle ticaretiyle üretilirken siyahi kölelerin yarası kendi ürettikleri şekerle mi sarılmıştır, bilmiyoruz, ya da sanmıyoruz. Osmanlıda ise 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmış şeker. Bu kadar neden mi geç kalınmış? M.Ö. Mısır’da bilinen pancarda şeker olduğu 1747 yılında saptanmış ama Cumhuriyet devrinde bizde de pancar üretiminin başlatılması için gene bir savaş gerekmiş; I. Dünya Savaşı sırasında çekilen sıkıntı yüzünden yurdumuzda pancar üretimine geçilmiş. Savaş sırasında nereden nasıl saldırıya geçeceklerini düşünen ve dünyanın geleceğine yön veren kumandanlar şeker sıkıntısı yüzünden çaylarını kuru üzüm ile içmişler. Yani şeker Anadolu üzerinden dünyayı dolaşıp 19 yüzyılda pancardan çıkmak üzere gerisin geri Anadolu’ya gelmiş. Sanki başladığı yere dönmüş diyebiliriz, coğrafyanın Orta Doğu bölgesini bir kabul edersek (ne ironi ama!). Şimdi, sıkıntıdan yola çıkarak aklımız başımıza geliyorsa bugünlerin ekonomik sıkıntılarından neler üretmemiz gerekir diye düşünüyorum da aklıma pek bir şey gelmiyor. Yeşil dolar eksek, Anadolu’nun kıraç topraklarında biter mi acaba?
Şekerin hep pahalı olması, zamların önce petrole sonra şekere yapılması bu yüzden midir? Halkın olmazsa olmaz gereksinmesi, deva niyetine kullanılan şeker neden halktan uzaklaştırılan ilk tüketim maddeleri arasındadır ki? Yani benim istediğim çocuklarıma internette reklamı yapılan gösterişli ve parlak ve rengârenk “Sugar shoes” almak değil ki. Hal böyle giderse, tatlı su kefali gibi politikacılarımız sayesinde, yakında Amerikan adetleri bu alanda da yerleşecek bu topraklara ve şeker bayramlarında Pot-luck geleneği uygulanacak; yani tabak çanak ev sahibinden şekerleri getirmek misafirden. O zaman görürüz, anlarız belki, belki daha da iyi olur, bizi kimin gerçekten görmek istediğini. Paraya kıyıp şeker alıp bize misafirliğe gelen kadim dostunuz demektir, diye yeni bir yargılama, değerlendirme yolu geliştiririz.
Niğde’nin kazası Bor benim doğum yerim. Annem, benim şeker annem, tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkaran annem, Bor’un girişinde 105 nolu bir çukurda yatıyor 1990’dan beri. Babam ile orada da bir yastığa baş koydular, uzun yıllar boyunca ayrı yastıklarda birbirlerine tahammül ettikten sonra. Babam doğduğu, büyüdüğü yere dönmemekte, büyük şehrin mapusluğunda kalmakta ısrar etti hayattayken, ama annem hep başladığı yere dönmek istedi. Öyle de oldu. Şimdi hayat yolculuğunun başlarında sevgiyle yenen şekerlerin sevdiklerimiz gittikten sonra da hayatı kendi başımıza tatlandırmamızı sağlayacak gücü bize verdiğine inanırım.
Bayramlarda seyranlarda savaşı, savaşları unutmamak gerekir. Acı, keder, felaket hep başkasının başına gelmez, ateş düştüğü yeri yakar ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum çünkü hayatın tadını kaçıran gerçeklerden kurtulmaktır bayramların işlevi de, tıpkı sanatın işlevi gibi. Kazım Öz’ün Fotoğraf adlı filminde örneğin, aynı yolda, aynı otobüste yan yana yolculuk eden iki gençten birinin yol boyu başını omuzuna koyup uyumasına ses etmeyen ötekini öldüreceğinden haberi yoktur; ötekinin ise, yanında oturan ve başını yol boyu omuzunda taşıdığı yol arkadaşının kendisini öldüreceğinden. Yok yok, sanatın işlevi hayatın tadını kaçıran gerçeklerden kurtarmak değildir, alıcısını o gerçeklere hazırlamak, o tatsız gerçekleri ortadan kaldırmaktır olsa olsa.
Nazım’ın “Şeker de yiyebilsinler” demesi beni ilgilendirir. Hiroşima’da yanan çocuklar beni ilgilendirir. Savaş ölüm demektir başka bir şey değil. Kimin savaşı olursa olsun karşı çıkmak gerekir. Fotoğraf filminin son mesajı da budur. Çocuklara ad koyarken “Savaş” ı seçmek hangi akla hizmettir, düşünmek gerekir.
Sinemada, arkamızda oturan iki sevgili film boyunca birbirleriyle ilgilendiler, biz de onları “Hiiişt!” diye uyardık durduk. Film bittiğinde oğlanın kız arkadaşına “Hiçbir şey anlamadım,” demesi iyi bir paradoks örneği de. Savaş konulu bir filmi izlerken sevgilinle sevişirsen, o filmden bir şey anlamazsın kuşkusuz. Sanatçılar bu iki konuyu yan yana koymayı severler. Aşk ile savaş hep Habil ile Kabil gibidir. Bir arada olamazlar. Bu yüzden cephede, esir kamplarında sevişme sahneleri biz rontgenci izleyicileri çok sevindirir. Onlar birazdan öleceklerdir; dramatik ironi yoluyla biz biliriz bunu, ama onlar bilmez ve bu yüzden işte, sevişmenin tadını çıkarır iki beden. Biz de onlar adına seviniriz ölmeden önce son kez seviştiler diye, onlarmışız gibi mutlu oluruz. Cephede savaşırken de, insan öldürürken de insanın canı sevişmek ya da azarlanmayacağını, sonradan pişman olacağını düşünmeden bir şekerliği kaygısızca avuçlamak mı ister? İstemez mi?
Herkes başladığı yere dönüyor bir şekilde. Bekir Sıtkı Erdoğan da “Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı” diye başlayan ünlü şiirinde bunu vurguluyor:

Ben o gece hem ağladım, hem içtim
İki gün diyardan diyara uçtum
Kayseri yolundan Niğde’yi geçtim;
Uzaktan göründü Bor yavaş yavaş.

Bu şiiri ne zaman duysam, aklıma ve ağzıma pekmezli, şekerli ilk kar gelir (karsanbaç). Tahta merdivenden tırmanarak çıktığım evimizin toprak damında birikmiş ilk karlardan avuçlayıp babamın sefer taslarına dolduruyorum karı; gök ile yer bir sefertasında birleşmiş, ben ortasındayım ve habire kaşık sallıyorum. Pekmez karmak gerek tadı tuzu kalmamış hayatımıza. Şeker kamışı kemirişim de gitmez hiç aklımdan; çocukken şeker kamışının suyunu hüüp diye çekerdim içime. Nereden bilirdim o zaman, Tarkanlı popüler müziğin hüüp’ünün beni sevgilimin ağzına değil de çocukluğuma götüreceğini.
Çocukken, onlara uzattığım şekerlikteki şekerleri salt benim suratımdaki ifade ile eğlenmek için avuçlayan büyüklere çok kızardım, hatta bir keresinde, bir şeker bayramında, şekerliği yere atıp çıkmıştım odadan sinirimden. Şimdi ise, bayramlarda kapıma gelen çocuklara uzattığım çikolata ya da şekerleri avuç avuç almalarına kızmayışım da bundandır. Rahmetlinin ağzında bulunmasını helva karıştırırken istediğimiz şeker, çocuklar rahmetli olmadan ağızlarında olmalıdır da ondan.


*Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi. Ankara: Dost, 2001. ss. 325-329

2. ŞEKERLİK DOLUSU İNTİKAM

Anımsıyorum, Niğde’nin kazası Bor’da geçen çocukluğumun bir yerinde, benim gözüm hep şekerlikte olurdu. Adettendir, her bayramda konuklara şeker tutulur, kolonya dökülür, kesenize göre ev yapımı tatlılar da ikram edilir. İkram etmek hem konuğu önemsediğinizi gösterir, hem de memleketim Bor’un atasözünün de dediği gibi “Tattıran tatmolur.” Ben hapur hupur yerken—ne yiyorsam—bakarım anam bir şey yemiyor; ona da uzatırım yediğimden, “Sen yi guzum,” der anam, “senin yidiğin de benim gannıma gider,” der.
Ne güzel. Ben yiyorum ve anamın da karnı doyuyor. Annemi seviyorum. Şeker sunmak evin bereketini göstermek içindir; hem de Adanalıların dediği gibi “faakir” olduğunuzu göstermemek içindir, ya da “faakir” olduğunuzu bir bayram olsun cümle alem bilmiyor gibi davranalım istediğinizdendir. Bu oyun, gizli bir anlaşma ile herkesin katıldığı bir doğaçlama oyundur. Tiyatro Sporu, ya da Mahşer-i Cümbüş tiyatro topluluğunun Ankara’da Tenedos Kafe’de haftada bir gün oynadıkları gibi. İzleyiciden konular alınır, şapka içine konur, başka bir izleyici önerilen konular arasından bir konu çeker, yedi dakika hazırlıktan sonra sahnede doğaçlanacak oyun hazırdır. Şeker bayramları da bütün ritüellerin başı, ortası, sonu bilinen, herkesin rolünü iyi ezberlediği, ama severek, sevinerek, ama sıkılıp bunalarak oynadığı bir oyundur işte.
“Faakir olmayanlar baklava börek yiyorlarmış anne şeker bayramında,” diyorum başladığı yere dönen anama, o da diyor ki: “İmam evine baklava gitmiş sana ne?” Bayram kurallarını böyle böyle öğreneceğim işte. Demek ki neymiş, yazıyorum kafaya: Varsılın evine giren baklava, niye bizim evimize hiç girmiyor diye sormiycam. Büyüyünce daha iyi öğreniyom ki böyle sorular soranlar abesle iştigal ederler, münafıktırlar, hatta “Sosyal adalet isteriz, yoksulluğa, yolsuzluğa son!” diye bağıra bağıra sokaklara dökülürler alimallah. Bizim evde niye hep etsiz keşkek yenir? Tatlı niyetine niye hep o tadına doyum olmaz helvadan yapılır sadece ve sadece? Ve helvaları karıştırdıkça annem hep niye ağlar? Annemin helva yaparken hep ağladığını unutup da ben niye bittiğine bir türlü inanamadığım helvanın tenceresinin dibini kazırım? Annem bunu görür ve niye iç geçirir? Sorarsam annem beni azarlar, hatta bi de babama söylerse yandım. Ama ben biliyom, annem babama benim edepsizliklerimi hiç demez.
Ben çocukluğumdan beri bilirim, kimilerin evinde Gazianteplilerin de dediği gibi “Şepten şekere kadar” her şey vardır. Bizim evde şep olurdu, hep olurdu, siğillerimin üstüne sarardı annem, siğillerim geçerdi. Şeker hep olmazdı. Aynı siğilli ellerle şeker avuçlamak isterdim; ama başkalarının şeker avuçlamasını sevmiyorum, ben nasıl etsem de, sadece ben avuçlasam şekerliği? Nedense, odadaki herkesi dolaştıktan sonra bana gelen şekerlikten “Sadece bir tane al!” diye tembihlemiştir annem. O komşular varsıldır ben bilirim, ama annem gene de tembihler. Görgüsüzlük etmemek gerekirmiş. Şeker bayramı gelince sevinirim ama o teyzelere gitmeyi sevmiyorum. O kadın “Bir tane daha al,” diye ısrar etmiyor da ondan. Herkes gibi ben de otururum misafir odasına. Şekerlik, nedense herkesi dolaşır da öyle gelir bana. Saygı büyükten küçüğe doğruymuş, sonra öğrendim. Herkes birer tane alır şekerlerden. Ev sahibi kadın büyüklere ısrar eder: “Çikolatadan da alsaydınız.” Alırlar. Ben tek tek izlerim hepsini, şekerlikte bana çikolata kalmayacak diye içim içimi yer. O şekerlik bana hiç gelmeyecek biliyorum, ya da geldiğinde içinde bir şey kalmamış olacak ve ev sahibi suratıma sırtara sırtara diyecek ki:
“Yusuf sen en iyisi mi öteki bayram sıranın başına otur.”
Korkularım çoğunlukla yersizdir, annem kendine aldığı şekeri cebine koyar, o evden çıkınca da bana verir. Benim de iki şekerim ya da iki çikolatam birden olur. Babam da varsa bayram ziyaretinde, o da şekeri benim için cebine atar diye beklerim. Yok, babam şekeri kendisi yer. Ablalarım var ama. Annem gibi onlar da benim için ceplerine atarlar şekerlerini. Annem ve ablalarım, onlar benim şeker çetem.

Her nasılsa, şekerlikte bana da kalır rengârenk şeker ve çikolatalardan. Ama gene de ötekilerin ellerinde tuttukları ya da ağızlarında döndüre döndüre yediklerindedir aklım. Onların seçtikleri bana kalanlardan kesinlikle daha büyüktür, daha tatlıdır, kâğıtları daha renklidir; daha bir şeydir bir şekilde.
“Kağıtlarını atmayın, ben onları düzleştirip biriktiriyorum, kaleydoskopumun içine atıyorum, rengârenk şekiller çıkıyor, ben masal kahramanlarımın yanına gidiyorum,” desem gülerler bana. Sona kaldım gene diye hüzünlenerek kaşlarımı alnımın ortasında birleştirip, dudağımı portturup elimi uzatırım şekerliğe. Bir tane alırım. Ev sahibi kadın, “ Çikolatadan da al,” demez belki bana diye önce çikolatadan alırım; bu büyükler tuhaf önce şekerden alıyorlar, en güzel çikolatayı—farkında değiller ama—bana bırakmışlar, çok güzel bu ya! Tadından yenmiyor valla!”
Zengin komşu “Bir tane daha al,” dese ya, sonra da “Şekerden almadın Yusuf,” dese ya. “Hadi al, bi tane daha al, hadi al al!”
Gözlerinin içine bakıyorum kadının ama onun aklı bir karış havada. “Al al,” deme olasılığını bırakın, “şekerlik yanında dursun, ya da hepsini cebine doldur, sonra yersin,” demesini bile beklerim, ama o cadaloz bunu demez. Annem olsa öyle derdi. Bu misafirliğe gittiğimiz evlerin sahibesi niye öyle demiyor? Cimri mendebur. Şekerliği suratıma bile bakmadan tutar, ben bir tane zar zor alırım, şekerlik gözlerimin önünden kayar, kadının elinde, içinde kalan şeker ve çikolatalarla birlikte havada yaylana yaylana gider ve pek yakında J.F.Kennedy’nin öldürüldüğü haberini verecek radyonun üstüne konar.
Radyodan bir türkü gelir: “Halkalı şekkyear, hassiretlik çekkiyear, çok salınma güzzelim, cahilim aklım giddiyear!” Bu türküyü kafamın bir yerine kazırım; altına da şu duyuruyu asarım: “Bu türkü sevilmiiicek!” Sonra anneme dönerim, “Su” diye fısıldarım. Annem ev sahibine yeni bir zahmet vermek istemediğinden, “Evde içersin,” diye fısıldar kulağıma ama ev sahibinin kulağı maşallah, yapıştırıverir lafı:
“Ye tatlıyı, içme suyu, yandırırsa yandırsın; ye yağı, iç suyu dondurursa dondursun.” Gülüşürler, ben sonra anlarım niye gülüşürler. Ama anlayana kadar da içimde o kadından alınmak üzere beslenen intikam duygusu, bir kin büyür de büyür.
Bayramın en sevdiğim yanı, bu intikam duygunuzu gidermenizi sağlamasıdır. Varsıldır marsıldır ama onlar da bizi ziyaret etmek zorundadırlar. Bayram oyununun doğaçlama kuralı bu. Annem de şeker tutma işini bana verir. Bu teyzelerden eve döndükten sonra ben ne yaparım onlar bize gelmeden önce? Şekerlikteki şekerleri ikiye ayırırım; bizim şekerlikte zaten çikolata olmaz hiç. Birinci grup şekerleri ayrı bir kaba koyarım, ikinci grubun içlerini çıkarırım; kağıtların içine de çiğnenmiş sakız, çakıl taşları, kuş pisliği, tezek parçaları falan doldururum. Varsıl kadın bize geldiğinde şeker tutmaya ondan başlarım. O da en büyüğünü alır hemen, içinde taş olanı. Anneme bir şeyler anlataraktan şeker kağıdını açar, kolundaki altın bilenzikleri de sıvazlayaraktan, ve aldığı şekerin içine bakmadan da ağzına atıverir şekeri ağzına, sonra da azı dişlerine öğütmeye yollamadan önce ön iki dişiyle şekeri ortadan ikiye yarmak ister.
“Takırt!” diye bir sesle irkilir herkes.
Ben bu sesi çok severim.
“Ye tatlıyı, içme suyu, yandırırsa yandırsın; ye yağı, iç suyu dondurursa dondursun,” derim ben, onun konuşma tarzını da “mezellenerek”.
Annem şaşırır, babam beni dövmeye yeltenir; varsıl kadın acı içinde doktora koşar. Bize de bir daha gelmezler. Gelmesinler, bana ne. Şekerin kâğıdını hemen açıp ağzına atmasaydı o da; varsıl misafirlerin hepsi benim şekerlerimin tadına bakabilirdi böylelikle, ama bu kadın görgüsüz ve aceleci. Ben buna kızarım.
O günden sonra annem bana bir daha şeker hiç tutturmaz.

Adanalı can dostum Erto’nun annesi Birsen hanım tatlı can çorbası. Bugünlerde bana getirdiği bir kavanoz dolusu kabak reçelini yiyorum kıtır kıtır. “Şeker” üzerine kafa yorarken bakıyorum da bir atasözü içinde geçen sözcük, Tat sözcüğü “Türklerin egemen olduğu yerlerde yaşayan İran, Kürt ya da Arap soyundan olan kimselere ya da topluluklara verilen ad” demekmiş. (*)
“Tat çocuğun dilinden annesi anlar” diyor atasözü. Handan İpekçi’nin bol ödüllü ve tedbirli izlenmesi yasaklanarak iletilen filmi Büyük Adam-Küçük Aşk’ta Hejar bunun için annesini ister durmadan. Bunun için yargıç Rıfat Bey onun dilinden anladığı zaman, yanlış anlaşılacağını bilmeden Hejar cebindeki çikolatayı ona verir. Daha sonra da aynı çikolata hayatı simgeleyen denizi bu yüzden boylar. Birsen Hanım da öyle, tatlı mı tatlı bir Arap kadını. Ankara’ya gelirken biliyor ki benim dilimden ancak o anlar, ben kaç yaşıma da gelsem anasız bir çocuğum ve dilimden anlaması gerektir birinin. Kıtır kıtır kabak tatlısı koca kavanoz içinde bu yüzden yola düşer Adana’dan Ankara’ya.
Eskiden annemin, şimdi ablalarımın, ya da arkadaş ya da dostlarımın annelerinin yaptıkları şekerlerin, tatlıların, reçellerin hepsini ben sadece masal kahramanlarımla ve çocuklarla üleşirim. Çocuklara karşı boynum kıldan incedir de ondan; onlarla tat kazanıyor hayatım. Bir de, masal kahramanlarımın hiçbiri şekerlerime sulanmazlar da ondan. Ben masal kahramanlarımın hepsinin adını ezbere bilirim. Benden şekerini esirgeyeni sevmem ben. Şeker dağıtmaya sıranın öteki ucundan başlayıp beni en sona layık gören o varsıl komşu kadının adını bir türlü hatırlamayışım bundandır.
Rahmetli olmuştur belki, hayattaysa kulağı çınlıyordur eminim, aynaya her baktığında, takma ön dişini her görüşünde. Kim bilir, belki de kendi tarihini unutmuştur, belleğinden tatsız anları çıkarmıştır; unutmuştur o art niyetli muzur çocuğun intikamını.


(*) Türkçe Sözlük. 2. Cilt. Ankara: TDK Yayınları, 1983, s. 1152


anasayfa/mainpage