SUSMA CESARETİ
sylvia plath & şiirle atılan çığlık

Yusuf Eradam

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’de şöyle diyor:

“Korkunçtur, kendi yasanın yargıcı ve öc alıcısıyla yalnız kalmak. Yıldız işte böyle
fırlatılır ıssız uzaya, yalnızlığın buzlu soluğuna...Ama bir gün yalnızlık yoracak seni, bir
gün eğilecek gururun ve yürekliliğin yılacak. Bir gün haykıracaksın: ‘Yalnızım ben!...’
Kendi yüceliğin bir hayalet gibi korkutacak seni.”

Herkesin mal bulmuş Mağribî gibi sarıldığı Nietzsche’den medet umduğum sanılmasın, çünkü o da batının “Yalnızlık Fetişizmi” dediğim kara batağa yoğurt çalanlardandı, ya tutarsa diye. Batının, özellikle de Amerika’nın “Vanilyalı İdeoloji” diye adlandırdığım küreselleşme safsatası altında insanoğlunu kör ve sağır edici, köle edici ideolojisinin bir paradigmasına dikkatleri çekmek için getiriyorum gündeme yalnızlık fetişizmini. Batı yalnızlık (loneliness) ile birbaşınalığı (solitude) birbirine karıştırmamızı sağlıyor. Bütün dünyaya antidotu (yoğurdu) olmayan bir zehir saçıyor: Yalnızlık kültürünü.
Batı bu zehirine hayran. Sylvia Plath da, Sivvy’ciğim de, öldükten sonra bu fetişizmin kurbanı olmuştur magazin basını yüzünden ve bunun tek sebebi de, kendisini kurtarmam istenen DTCF’li bir felsefe öğrencisinin dediği gibi, “gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı, ya da edim” diye nitelenebilecek intiharı gerçekleştirebilmiş olmasıdır. Şairin nasıl yaşadığından, nasıl ürettiğinden çok, intiharı ile ilgilenmeyi, hatta ona gıpta ederek bir tür ölüsevicilik yapmayı da biz Batı’dan öğrendik. İntihar eden sanatçıların nasıl öldüklerini, canlarına nasıl kıydıklarını anlatmak ya da öğrenmek nedense hayattaki biz faniler için daha çekici gelir. Oysa, onların nasıl yaşadıklarıdır bilmemiz gereken, yapıtlarını nasıl ürettikleridir.
Susma cesaretinin tezahürünün doruk tecellisi intihardır. Tek gösterimliktir çünkü. Replikasyonu olanaksızdır. Ama unutmamak gerekir ki Plath, son ana değin kurtarılacağını ümit etmişti, o kış olmasaydı, onu baygın bulması ümit edilen çocukların bakıcısı gecikmeseydi...
Plath, hayatı sevmeseydi ya da sadece onu aldatan kocasından intikam almak için intihar etmek isteseydi çocuklarının bulunduğu odaya da gaz girmesin diye delikleri niye bantlasın? Çocuklarını da beraberinde götürse, benim dengim dediği Ted Hughes’u daha mutsuz ve pişman etmez miydi? Amy Tan, Şans Klubü’nde bu yöntemi akıl etmiş oysa.
Plath, susma cesareti gösteremeyen ahmakların imrendiği bir yalnızlığın kurbanı değildir. O fallosantrik, fallomorfik bir Batı yaşam düzeneğine şiirleriyle baş kaldıran bir cengaverdir. Kadına bireyselliğini yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve “ötekileştirme” üzerine kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren ve ölüm mutlak gerçeği ile şehvetle sevişen bir yiğitti o; “Sylvia” adlı filmde gösterildiği üzere kocasını kıskanan ve bu yüzden de kendisini yok etmek isteyen aciz bir kadın değildi. Film, onun çocukluğu hakkında, babası ve annesi hakkında, daha küçücük bir kızken yazdığı şiirlere yer vermiyor. İngiltere’de Ted Hughes ile tanışması ile başlamış gibi gösteriliyor Sylvia’nın hayatını. Bu da, yaratıcı bir kadının hayatının ve ölümünün anlamlarıının ancak ve ancak bir erkeğin varlığı ile onanabileceği demek ki bu yanlış. Plath’ın oluşumunda 50’li yılların (Saatler filminin ikinci bölümünde ailesini terkeden kadında da görürüz bu yapılanmayı), böcekbilimci tanrısal erk imgesi babasının, sıkı disiplin yanlısı annesinin, geçmişindeki Püriten yobazlığin hâlâ at koşturduğu New England (Massachusetts) yaşam dizgesinin büyük rolü vardır.
Tıpkı Kate Chopin’in Edna Pontellier adlı kahramanı gibi (Uyanış), Plath da çoluk çocuklu bir evlilik yaşantısına yabancılaşmıştı. “Metaphors” başlıklı şiiri bunu pek güzel anlatır. Hamileliği sırasında yazdığı bu şiirini “Şiire Giriş” derslerimde okuturum çünkü müthiş bir imge şiiridir, öğrencilerin imgeyi anlamasını kolaylaştırır, bir de şairin en az tehlikeli şiirlerindendir. Malum, genç dimağlar okudukları ile kolaylıkla empati kurarlar ve öznel ile kendine özgülüğü karıştırır ve şiirde anlatılan yaşantıyı mutlak gerçek olarak görebilirler. Şiirin finalindeki iletinin karamsar olması dışında (Başka bir kadın için hamilelik neden inişi olmayan bir trene biniş olsun ki? Ama bizim anlamamız gereken Plath’ın neden böyle düşündüğüdür, yargılamadan) "Metaphors" dokuz rakamı üzerine kurulu bir şiir, kendi nitelemesi ile, bilmece gibi. Dokuz harfli bir başlık, dokuz dizeli ama tek kıtalı bir şiirdir bu, çünkü Plath, yani kadın, bir yerde yazdığı gibi hep karşı durmaya kararlı olduğu yazgısının ve anlamının dokuz rakamı ile belirlenmiş tek bir beden olduğunu bilir. Dokuzla belirlenmiş bir yekpareliktir kendine yakıştırdığı imge. Dokuz harfli birçok sözcük de var şiirde. Bu yüzden “Mecazlar” (8 harf) demedim başlığı çevirirken; “Eğretilemelerinizim,” deseydim de dokuz heceli olacaktı ve bu da biraz samimiyetten uzak geldi ve “Mecaziyim” demeyi yeğledim. Paranın damga yemesi "newly-minted", hem aynı cüzdandaki nane şekeri kokusunun paraya sinmişliğini gösteriyordu, hem de darphanede damga yemişlik, yani dönülmez bir yola girmişlik hissine tercüman oluyordu ki çeviride bu anlamların ikisini birden kurtaramıyorsunuz; bu yüzden de ben birini yeğledim; nane gitti, finaldeki mesaja uygun olan anlam, “mühürü yemişlik hali” kaldı.
Yaşama ve yaşantılarına bu denli özen gösteren ve dil matematiğini bu denli iyi bilen bir insan nasıl olur da salt manik-depresif, şizofren tanıları ile (tıbbi olarak doğru bile olsa) etiketlendirilip rafa konabilir? 50'li yılların cengâver kadınları böyleydi. Filmi de gördüyseniz bana katılırsınız, magazin basınının, Hollywood’un satmayı sevdiği, rantı olan bir kadın entelektüel imajını besliyor film. Saatler’in üçüncü bölümünde oğlunu terkeden 50’li yılların Amerikalı kadının, bir annenin annelik görevini yadsımasının olumlanması Meryl Streep’in kızının ona sarılması ile gelir. Plath, böyle bir olumlanmaya gereksinim duymayacak kadar asiydi. Filmi izledikten sonra Plath için “Aşık olduğu adamı kıskanıp intihar edecek kadar cinnetli bir kadın işte,” deyip çıkabilirsiniz sinemadan, ya da Sylvia’ya acıyarak. Yazık. Film onun şiirleriyle bezenmis olsa da, şair Plath değil de aciz kadın Sylvia ön plandadır, çünkü bu imge satar. Oysa, çocukluğunda bir kelime harfleme yarışmasında bir oğlan çocuğunun ardından ikinci oluşunu “Olsun, ne de olsa o bir erkekti,” diyebilmesi ona daha çocukken öğretilen Sivvy, Ted Hughes'u en azından, kanımca, kendisi "poet-laureate" (şair-i azam) olmadığı için de yenmiştir. Hughes bu unvanı kabul ederek kurumsallaşmış ve yasallaşmıştır. Bu da, bir şair için ölümle eşdeğerdir, çünkü şairin kanatlarından birini kesmesi demektir kurumsallaşıp yasallaşmak. Ben bunu bilir, bunu söylerim. Kurumsallaşmak bir illettir. İktidar ile fuhuş halindedir çünkü.
Plath, “Daddy” başlıklı “kültleşmiş” şiirinde babası ile özdeşleştirdiği ataerkil, fallosantrik düzene baş kaldırırken babasını vampirlerlerle, nazilerle özdeşleştirmiş, kazığı da kalbine saplayıvermişti. “Pekâlâ Yahudi de olabilirim,” derken mazlum ile, kıyıma uğrayan ile özdeşleşebilecek kadar, kendi bireysel kıyılmışlığını Nazilerin soykırımı ile bir tutacak kadar da yürekli idi. İnsanın insana yaptıklarına kayıtsız kalamayışını bugün bile içimizi ürperten, yüreklere korku ve dehşet saçan şiir estetiği ile göstermiştir. Plath, savaş sonrası yıkık hassas beyinlerdendir; şimdi yaşasaydı “Pekâlâ Filistinli de olabilirim, pekâlâ Iraklı da olabilirim,” de derdi. Çünkü bütün sanatçılar gibi o da sanatçı sorumluluğunun kıyılandan yana olmakta yattığını biliyordu.
Plath’ın elimizdeki tek romanı şiirleri kadar güçlü değildir (yazdığı söylenen ama yayımlanması Ted Hughes tarafından sakıncalı bulunan ikinci romanı bildiğim kadarı ile ortaya çıkmadı henüz). Tek romanı Sırça Fanus’a gönderme yaparak söyleyebilirim ki, gizdökümcülüğünü bariz bir şekilde burada sergiler. Bilinen ikinci intihar denemesi ve sonrasında gelen tedavisi sırasındaki ruh halini anlattığı bu romanı, sanatsal olarak bizi büyülemez, ama şiirlerindeki özen ve matematik klasik müzikte Bach’ın başarısı ile denktir, çünkü Plath şiirlerinde bireysel deneyimlerinden yola çıkarak şiir sanatının tüm araç gereçlerini ustalıkla kullanarak (Oruç Aruoba’nın gözlerimin önünde parmak saymadan haiku yazması gibi) akıllara durgunluk verecek şiirlerini yazmıştır ve bunların hepsi metindir. Bu metinlerden yola çıkarak şairin özel hayatına ya da kişiliğine, cinsel ya da başka kimliğine tanı koymak ise rontgenci okurların ya da eleştirmenlerin densizliğidir ve tadına doyulmaz bir hamakat örneğidir. Okuyucu ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever. Ahmaklıktan kastım budur.
Müthiş bir okuma serüveninin ipuçlarını taşıyan şiirlerini okursanız görürsünüz ki hayatında hiçbir şey onun şiir yazma tutkusunun, şiirle varolma savaşımının önüne geçememiştir. Bunalımının temel nedeni de buydu. “Kadından şair olmaz” diyenlere, “Kadın olmasına karşın...” deme ahmaklığını gösterenlere toslamıştı hep; bulunduğu ortamlarda önce sevgilisi, sonra kocası ve şiir alanında da kendisinden hep bir adım önde olan Ted Hughes ile aşık atmak zorunluluğu içindeydi ve aynı zamanda da güzel kadın, anne, sevgili vb. kadına biçilen birçok rolleri giyinmek zorundaydı, ama tüm bunların ötesinde, şair olduğunun herkesçe tanınması savaşımını da verdi. Bu savaşımı verirken de parçalanarak çoğaldı. Şairliği, hak ettiği halde, kanonize olmayınca da etiket meraklılarının dediği gibi “cadı tanrıça” oldu. Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu yaymayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları, hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya.
“Sylvia Plath etkisiymiş! Haydi oradan! İntihar edenler sadece kadın mıdır, ya da sanatçılar mıdır? İntihar etmek kadınsı bir eylem midir? “Nilgün Marmara’nın intihar etmesinin temel nedenlerinden birinin de Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirme tezinde Sylvia Plath’ı incelemiş olmasıdır,” demek de aynı bağnazlığın, ahmaklığın işaretidir. İntihar edenin bireysel iradesini soğurmak eğilimini sergiler bu tanı. Marmara’nın “çölgörmüş halini” okuyup bir filozofa şapka çıkarmak yerine, onun intiharını bir kadının zayıflığının tezahürü, inceldiği yerden kopmuşluğu gibi göstermek acizliğidir. Ben de Plath’ı doçentlik tezim için inceleyeceğim diye tutturduğumda, aynı uyarı gelmişti, akıllı bıdık kumkumalardan:
“Aman dikkat et, intihar bulaşıcıdır!”
Plath’ın en karamsar dizelerinde bile özellikle doğa imgeleri ile bezenmiş yaşam sevinci, ya da bir insanlık ayıbına tanıklık alt metin olarak okunabilir, okumayı bilen okur:

Mutsuz cadı, kapıdan
Bakar durursun, “Her kadın bir fahişedir.
İletişim kuramıyorum.” (“Lesbos,” 18 Ekim 1962)

Plath’a “lezbiyendi” tanısının konmasına sebep olan (kötü bir şeymiş gibi) şiirlerinden biridir bu ve insanın sorası gelir, ona “iletişim kuramıyorum” diyen onu göze alamayan kocası mıdır, diye (rontgenci okurlaştım, tezimi savunayım derken!) Kendisini boğazına kadar batağa saplanmış bir ahmak gibi gören Plath “Gardiyan” başlıklı şiirinde kendisini bütün anahtarları elinde tutup şakırdatan kocasının şehvet manivelası olarak niteler? Niye?
“Karaağaç” (Elm) şiirinde içindeki yumuşak, tüyümsü kıvrılışlı yaratığın habisliğini duyumsar ve hep göze alınmak arzusunu ima ederek şiiri şöyle sonlandırır, şiirde de son dizelerin sürpriz taşıması ve en vurucu dizelerin son dizeler olması gerektiğini bilerek:

Öper durur yılansı acı suları.
İradeyi taşlaştırır. Tecrit edilmiş, usul kusurlardır bunlar,
Öldürür, öldürür, öldürür. (19 Nisan 1962)

Plath, onun içindeki ateşi öldürmeye azimli bir toplum içinde yaşadığının (“İçimdeki bu ateşle asla genç olmak istemezdim,” diyen Beckett miydi?) ne denli ayırdına vardıysa, ölümsüzlüğe, ölüme aşkla bağlanarak imgeler yaratmaya da o denli çok özen göstermiştir. Kıyacı olduğunu söylerken bile, giderek somut imgelerle özdeşleşmekten vazgeçip yumurta gibi şekli betimlenemeyen nesnelerle, daha sonra da maddenin en uçucu hali olan gaz haline dönüşme arzusu ile göstermiştir bunu. Gaz soğurarak kendine kıyması da bundandır. Betimlenmeye, etiketlendirilmeye karşı duruş. “Ariel” başlıklı şiirinde sabahın kızıllığına karışıp gitmek arzusu bundandır. Bu arzu, “ötekileştirme illetini” temel alan fallosantrik ideolojileri benimseyen tüm yaşam biçimlerinde sadece kadına değil, herkese öğretilir, mutlak gerçek niyetine. Plath’a bir eleştiri yöneltilecekse, o da şairin bu tuzağa düşmüş olduğunu söylemek olabilir, eğer mutlak tek yaratıcı edimin intihar olmadığına inanıyorsanız.
“Evlilik, birinin hep haklı olduğu, ötekinin ise koca olduğu bir ilişkidir.” Kadını, erkek özgürlüğüne ket vuran engel gibi gösteren bunun gibi “vecizeler” internette dolaşır durur ama burada yatan bir gerçek daha vardır ki haklı olanın erkek olduğu ve kadının da bunun tersini göstermek üzere cadılaşmak zorunluluğunu göstermeye yeltenmesidir. Plath’a cadı tanrıça denmesinin nedeni de budur.
Plath gibi birinin en büyük hatası evlenmek olmuştur. Evlilik, devlet ve para gibi, cinsel rol ve kimliklerin mutlak kurallara bağlanışı gibi, insanoğlunun kendi tarihini yoldan çıkarmasına yarayacak yanlışlarından biridir. Bu yanlışa Sivvy’cim de düşmüştür. Rachel Smithson dostumun da anımsattığı üzere, Halkalı Köle olmaya imza atarken, aynı zamanda bir birey, bir şair olarak da varolmaya çalışmıştır Sylvia. Ne gaflet ama. Ama o gaflet, ne büyük bir derya olmuştur yaratıcılığına.
Fakat edebiyat tarihi kurumsallaşmış, kanonize olmuş Yunan sütunları gibi duran Sivvy’nin babası Otto Plath’ı ya da kocası Ted Hughes’u değil de Sylvia Plath’ın uğunmalarını mesele edinir ve aynı derecede uğunur da uğunur. Çünkü mesele hâlâ halledilmemiştir. Mesele kadına soluk aldırmayan düzeneği cıscıbıl sergileyememektir.
Onun şiirleri üzerine yazdığım Ben’den Önce Tufan başlıklı kitabımda değinemediğim bir gerçek vardır ki o da Batı’nın Yunan ve Roma fallomorfik yapısının temel taşlarını, söylenlerini mutlak doğrular olarak görme yanılgısına ablam Sivvy’nin de kapılmış olmasıdır. Sylvia bu örüntü içinde, örümcek ağına düşmüş bir sinek gibi, kurtuluşu nafile olduğunu göre göre, bile bile lades aramıştır. Yapılması gereken bu örüntünün yanlış olduğunun saptanması ve dolayısı ile de yerle bir edilmesi gerçeğidir ki kadının, erkeğin, hatta bütün cinsel kimliklerin kurtuluşu da buradan geçmektedir. Çünkü, insanoğlu tarihi boyunca varoluşunun onanması için bir öteki uydurmak zorunluluğunu akıl etmek gaflet ve dalaletine düşmüştür ve bu sırada da erkeğin ötekisi kadın, kadının ötekisi de erkek olarak beliregelmiştir. Karaltısı kalkasıca, boyu devrilesice, üstüne toprak atılasıca, gözüne boz inesice mitlerin başında işte bu minicik yanlış gelmektedir. İnsanın, cinsel kimliği ne olursa olsun, insan olarak varolduğuna ancak ve ancak ötekinin gözlerindeki anlamlar ile varolabileceğine inanması yanlışı. Bu yanlışı mutlak bir gerçek ya da doğru, hatta yasa olarak ezberledik hepimiz.
Birbaşınalığın yüceliği bu yanlışı farkedip kendimizi ötekileştirilmelerden sıyırmakla başlar; yalnızlığın uçurumu ise ötekini olmazsa olmaz bir mutlak bilmekle başlar. Plath, bu uçuruma düşmüştür, düşerken de kanat çırpmıştır yere çarpmamak için. Her kanat çırpışından da zehir zemberek şiirler dile gelmiştir. Herkesin kendi uçurumu kendinedir, kimse kendi uçurumuna davetiye çıkartmaz ki Plath’dan etkilenip intihar etmek mümkün olsun.
Yalnızlık uçurumuna düşerken insanoğlu inanç ve din gibi bir başka hataya tutunmaya çalışabilir. İnanç gerekli olabilir ama kurumsallaşmış din illeti en az para ya da evlilik kadar büyük bir hatadır ve ötekileştirme illeti ile beslenir ve tarih boyunca en büyük kıyımlar hep bu din çatışmaları yüzünden gerçekleşmiştir. Din müessesesi insan hayatından kesinlikle çıkartılmalıdır. Sylvia ablam ve Emily teyzem bu kurumların tuzaklarına düşmemeye özen göstererek yazmışlardır. İnanca hakaret etmeden, ama kurumsallaşmış dinlerden uzak durarak birbaşınalık seçimlerini hayatta olmanın bedelini yaşarken ödeyip, ödüllerini de öldükten sonra devşirmek kaydı ile almışlardır bu tavırlarını göze. İnsanoğlu kendi “hamakat” tarihini ne zaman yazacaktır, merakla bekliyorum. Ben yazamam. Bu yüzdendir bekleyişim.
Böylesi bir uçurum da sadece kadınlara özgü değildir. Mayakovski de aynı uçuruma düşmüştür, Kaan İnce de, Jerzy Kosinsky de, Nilgün Marmara da…(onu kadın olarak görmüyorum, Nilgün Marmara “daşşaklı” bir filozoftu…belki de bir hermafrodit). Hayati Baki dostum da işte bu yüzden şiirin kesik damarları üzerine kafa yormuştur. Böylesi bir uçurum, şiirlerden araklanmış sözlerle Teoman’ın şarkısında “ölmek için güzel bir gün” diye bunun için dile gelir de şarkıcı samimiyetsizce bu dizeyi bağırır durur, çünkü bu yalnızlık ve uçurum ve intihar fetişizminin rantı endüstriye dönüşebilir, popüler kültürün replikasyon zaafı yüzünden. Teoman’dan beklenen nedir? Madem böyle bir şarkıyı söyleyebiliyorsun, intihar et o zaman.
Bir öğrencim, “Hocam, bu kadar çok şeyi farkedebiliyorsunuz madem, niye intihar etmiyorsunuz?” diye bunun için sorabilir ve “Yaşama sevincindendir belki, belki uzun bir intiharı seçtiğim içindir,” yanıtımı da aynı nedenle anlayamayabilir kendisi yaşamayı bencileyin sürdürmeyi seçmişken.
“Ben öğretilmiş bir yalnızlık uçurumuna düşmemeyi seçtim,” diyemem öğrencime. Desem anlamaz, çünkü “Kanonize bu şiirleri, bu romanları, bu öyküleri niye okutuyorsunuz?” diye sorar o zaman? Belki de doktoram için David Mercer’ı, doçentliğim için de Sylvia Plath’ı incelemem bana bunu öğretmiştir. Belki de akademik unvanlarım peşinde bu batılı iki sanatçıyı incelerken, onların düşmeyi sevdiği, aşık oldukları uçurumu anlamaya çalışmışımdır. O uçurumu anlamaya çalışmak, o uçurumu mutlak gerçeklik olarak saptamamayı da öğretmiştir bana (yoksa kendi narsisist uçurumunuza düşersiniz!). Böylesi bir çaba, o uçuruma bir mesafeden bakmayı da gerektirir, o uçuruma atlayanları aşağılamadan, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ın (Jerome David Salinger) uçurumdan aşağı düşmemesi için uçurum ucunda durup düşmekte ısrar edenleri tutmak üzere kol kanat germeyi görev edinmeyi gerektirir. Hoca olmak bunu gerektirir.
Plath’ın yaşam öyküsü ve yapıtları anti-psikiyatriyi savunanları da ilgilendirir, özellikle ilaçla tedaviye karşı olanları. Anti-depresan ilaçların mucizevi olduğuna inananların Plath’ın hallerini okumalarını salık veririm, çünkü o ilaçlar etkisindeyken ve sonrasında yaşama bakış açısı bilim adamlarımıza da ışık tutabilir ve belki de böylelikle birçok hayat daha kurtarabilir psikana-tristler.
Ölümünden sonra, Ariel şiir seçkisi, şairin sahiplenmesi en doğal şiirleri, kendi yaratıları, ne yazık ki kendi sıralaması ile yayımlanmamıştır. Ted Hughes’un yeniden düzenlemesi ile yayımlanmıştır. Bu yüzden de araştırmalarım sonucunda, Sivvy’nin kendi sıralamasına sadık kalarak çevirdim Ariel’i ve kitap Türkçe’de şaire ihanet etmeden yayımlanabildi. Bunun için de kendimden bir yanak alıyorum izninizle.
Ariel’deki son şiiri “Kış Uykusu” ile Sylvia Plath bize miras olarak kara bir dimağ bıraktı. “Susma Cesareti” şiirindeki tek kişilik cumhuriyetinden yazdığı şiirlerle de sessizliğinin şiddetini tüyler ürpertici bir estetik halinde sundu bizlere, biz nice epifanilerden geçelim de kendimize çeki düzen verelim diye.

Ben ölü yumurta, uzanmışım
Büsbütün
Dokunamadığım bütün bir dünyanın üzerine (“Felçli/Paralytic”)

Plath’ın şiirlerini okuyalım, uyanalım maskelerimize de ayıp aydınlanalım biraz. Zihnimiz açılsın. Tastamam olalım. Yazdığı son şiirinden bir alıntı ile bir kez daha şapka çıkarıyorum Sylvia’ya:

Büsbütün olur kadın.
Ölü gövdesi
Başarının gülümsemesini kuşanmış. (“Uc/Edge”)


anasayfa/mainpage