VANİLYALI İDEOLOJİ:
AMERİKAN POPÜLER İMGELERİ VE KÜRESEL BELLEK

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i marsûs-ı havâtır, ulu mabed;
Ey gırre sütunlar ki birer div-i mukayyed,
Mâzileri âtilere nakletmeye me’mûr;
Tevfik Fikret, “Sis”

Hâlâ o cehalet, o tecahül ve o techil!
Tevfik Fikret, “Doksan Beşe Doğru”

Buradaki amacım yükselen Amerikan değerleri ile yerleştirilmeye çalışılan Amerika merkezli küresel belleğin belli başlı imge, simge ya da göstergelerine dikkat çekmek ve 11 Eylül 2001 öncesi ve sonrası dünyanın gerçekliği, gerçekleri algılama becerilerinin nasıl şekillendirildiğine ya da yeniden nasıl yapılandırıldığına ışık tutmaktır.

1. Küre ne demektir? Kolektif bellekte neleri çağrıştırır?

Küre;

1.1. Bütündür, tamdır, tastamamdır; onu bütün kılan her parçanın da önemli olduğunu da yapısı itibarı ile simgeler. Mutlak birliğin ve tekliğin (güneşin de) simgesi olan daireden (çemberden) sonsuz sayıda barındırır içinde. Bilyanın üstündeki bir çentik yüzünden pürüzsüz bütünselliğinden ya da kars kaşarı tekerinden koparılmış bir dilim yüzünden bütünün bozulmuş olduğunu görmezden gelemeyiz. Dolayısıyla çember, mistik “merkez” kavramına bağlıdır. İnsanın varoluşunu anlamlı bir şekilde sürdürebilmesi için bir merkezi olmalıdır düşüncesi, merkezini yitirmiş olmanın yabancılaşma ile eşdeğer tutulması bu yüzdendir ve siyasette 11 Eylül öncesinde Huntington’ın çekirdek devlet iddiası da bundandır. İktidar peşinde koşmayı da dert edinmiş insan, merkezimi yitirmeyeyim derken aynı zamanda da bir bütünün merkezini ele geçirmeye de çalışır. Bu noktada işte, Huntington Hıristiyan-ABD çekirdekli küreselleşme gerçekleşirken, onu oluşturan binlerce irili ufaklı çemberler, kürecikler içinde yer alması gereken bir Müslüman öteki gücün, bütünün çekirdeklik, merkezlik rolüne Türkiye’nin soyunması gerektiğini söyleyerek eşeğin aklına karpuz kabuğunu bir kez daha düşürür;

1.2. Neo-platonik düşüncede şekil olarak ruhu, tini simgeler; dört temel element (su, ateş, hava, toprak) bu tini oluşturan alt kürelerdir; bu yüzden astroloji ve burçların hangi gruptan olduklarını tartışmak askerlik ya da okul anılarını paylaşmak gibi haz veren sohbet konuları ve dolayısıyla da iletişim aracıdır, ama aynı zamanda da kahramanın amacına, yolun sonunda elde etmesi gerekene ulaşması için gerekli serüvenler dizisi içinde karşısına çıkan düşmanlarının bu alt kürelerden olması da kaçınılmazdır, kahramanın tüm alt kürelerin özelliklerini kendisinde buluşturduğu anda ermesi, bilgeleşmesi, doğruyu, güzeli bulması, kendine ya da dünyanın, evrenin, varoluşun bir sırrına vakıf olması, ya da gönül gözüyle görebilmeyi öğrenmesi için, tinsel arınma, tinsel yeniden oluşum ile yeniden doğuşu hak edeceği kesindir.

Bu yolda da kahraman mitik ya da evrensel kalıp gereği üç evrede
toplayabileceğim bir yolculuktan geçer.

1.2.1. Birinci Evre: Kahraman cahildir, küstahtır, bilgiden, içgüdüsel yetilerden, örneğin altıncı histen mahrumdur. Kendini bilmemektedir. Toydur, torlaktır, nefsinin kölesidir, mal mülk, para canlısıdır. Bulunduğu yerden, evinden, yuvasından, memleketinden hoşnut değildir, burası ona dardır, huzursuzdur; bir yolunu bulup mutluluğu, ya da parayı, şan şöhreti, prensini ya da prensesini aramalıdır; aradığı her ne ise, ya da her şey oradadır. (Theodore Dreiser’ın Sister Carrie adlı romanında olduğu gibi). Bazen de bir çağrı alır, bir his ile yerinden kalkıp yola, bir serüvene koyulmak gelir içinden (Paul Auster’ın Cam Kent’inde olduğu gibi) ya da kuraklık, kıtlık yüzünden bolluk ve hayaller diyarı Kaliforniya’ya gitmelidir (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde Joad Ailesi’nin yaptığı gibi);

1.2.2. İkinci Evre: Bu evrede kahramanımız çeşitli acılara gark olur, talihsizliklerden yılmaz, teslim olmaz, yaralarından güç kazanır, hatta yaraları onun tinsel büsbütünlük anlamındaki küreyi elde edebilmesi için şarttır da, yanlışlar yapar, yapabilir, nefsine yenik düşer, düşebilir, insandır; ama genellikle mentor denen bir akıl hocası, babası, ağa kadın, bilge büyücü gibi tiplerin verdiği öğütlerle doğru yolu önünde sonunda bulur ve bu arafta onu yoldan çıkarmayı çalışan bütün kötüleri alt eder.

1.2.3. Üçüncü Evre: Bu evreye epifani evresi de denebilir. Kahramanımızın gerçeğe ayma dönemidir. Farkına varmak dönemidir. Yolun başındaki halinin nafile bir hal olduğunu anlamakla başlayan ve acılarla da iyice pekişen, pişen birey bu evrede son ve ciddi kararını verir. Ya yaşamı yeğler ve toplum ile, öteki ya da ötekilerle kaynaşır, birey olarak başkalaşır, dönüşmüştür; eskiden ödleğin teki iken şimdi kahramandır, eskiden fahişe iken şimdi melektir, eskiden cahilken şimdi bilgedir vb., ve yuvasını yitirmişse bulur, ya da yeniden yapar; ya da dışarda olduğunun iyice ayırdına varıp bir kaçış yolu bulur ya da kendini ait olmadığı bütünün dışına atar; toplum ile ötekiler ile uzlaşmayı, kaynaşmayı reddeder. Artık onun için hedonizm, bedenin arzularına ya da nefsine teslimiyet (Toni Morrison’ın Sula’sında olduğu gibi), paranoya, obsesif kompalsif davranışlar gibi birtakım akıl hastalıkları ve sanrılar ile de beslenen alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı, nihai olarak da delilik (Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı, Charlotte Perkins Gilman’ın “Sarı Duvarkağıdı”, Toni Morrison’ın En Mavi Göz’ünde olduğu gibi) ya da intiharı, ve/ya da bir çeşit ölüm hali (Melville’in Katip Bartleby’sinin topluma, kendisine, bedenine yabancılaşarak yemeden içmeden kesilip hapishanede uyuyormuş gibi usulca ölmesi) onun için kaçınılmazdır. Kimi zaman, örneğin yine Oskar ile taçlandırılılan Kaplan ve Ejderha filminde bu evrede ölüm epifani yolundaki torlak öğrenicinin mistik bir inanış ile kendini yok etmesiyle de bitebilir. Bir dilek tutulur ve beyazlar içindeki bir sisin içine, boşluğa, bilinmeyen o bütün ile birleşmek üzere, ya da umuduyla kendisini boşluğa bırakan esas kız dağdan aşağıya düşerken (uçarken?), Amerikan filmlerinde neredeyse bütün düşenler gibi çarmıha gerilmiş İsa’yı anımsatmak üzere haç işareti oluşturarak, yani kollarını yana açarak düşer. 1492 filminde Amerika’yı dünyanın başına çorap niyetine saran ve Yeni Kudüs’ü bulan, bu yüzden de İsa gibi iyilik timsali mutlak yolcu, arayıcı gibi yansıtılan Kristof Kolomb’un bütün günahlarını üstlensin diye yaratılan kötü kumandan da Kolomb onu bir tepede kıstırınca teslim olmak yerine kendisini uçurumdan aşağı—bedeni yine haç şeklindedir—bırakır. O İsa mesih gibi değildir, deccaldir, deccalin beden bulmuş halidir (anti-Christ), yani neredeyse bütün Amerikalıların 21. yüzyıla girerken geleceğine ve dünyayı ele geçirip hepimizin canına okuyacağına inandığı şeytanın suretlerinden biridir. Matrix filminde, bu yüzden adı önce Anderson olan Keanu Reeves, gerçeğe ayma yolculuğu sırasında evrim geçirirken adı da Neo olur ve eski İsa figürü olan Morpheus’u kurtarmaya çalışırken ve bunu başarırken kendisi İsalaşır ve filmin sonunda süpermen gibi uçar, yekpare bir kurtarıcı varlık kimliğiyle. Hıristiyan belleğinde, özellikle de Püriten kökenli, ya da Kalvinist dini öğretiye kendini kaptırmışların inandığı üzere, tabir caizdir, “Adem elmayı yiyince, insanlık ayvayı yemiştir.” Bir başka deyişle, insanoğlu Adem’in elmayı yemesi ile Cennetten Kovulma’nın (“fall”=düşmek) suçluluk duygusunu ilelebet taşımak üzere suçlu ve günahkâr doğar. Bu dünya araftır ve ancak seçilmişler cenneti, ya da yeniden doğuşu hak ederler. Seçilmiş olup olmadığımızı da bilemeyiz; iyisi mi dinibütün Hıristiyan olalım, dinin vecibelerini yerine getirelim, denmektedir. Vanilla Sky benzeri filmlerde düşmek bu yüzden simgesel bir edimdir ve cennetten kovulmayı anıştırır. Dolayısı ile, filmin başlangıcında olduğu gibi “Open your eyes” repliği ile bitmesi yeniden doğuş muştusu taşıdığı gibi yaşadığımızı düşündüğümüz, sandığımız bu gerçeklikler dünyasının aslında yanılsamalar, karabasanlar, sanrılardan ibaret olduğunu da Platon’un izini sürerek romantiklerin de altını çizdiği gerçek ne kadar gerçek, gerçeği bilemeyiz, burası gölgeler dünyası mesajları geçmektedir izleyene. Matrix’de de durum farklı değildir. Filmin başından sonuna sürekli olarak bir yerlerden düşen ya da düşme tehlikesi geçiren ve Neo olduğuna inandığı anda, ya da kurtarıcı olduğu anda mesihleşen Neo’nun yere değil de yukarı doğru uçması bundandır. Filmin bitişi ile Neo’nun yeniden doğuşu, seçilmiş olduğunun altı çizilmiştir.


Bu evrensel, mitik örüntüde yol ya da yolculuk genellikle kaçınılmazdır. Amerikan yapıtlarında apokaliptik düşünce (hatta ideoloji de diyebilirim buna) yol örüntüsü içinde sunulur. Çoğunlukla bir otomobil içinde yapılır bu yolculuk (Thelma & Louise, Kerouac’ın Yol romanı vb.). Otomobil Amerikan yaşam tarzının olmazsa olmaz simgelerindendir ve Amerikan karakterinin önde gelen karakteristiği diye sunulan özgürlüğün aracı ya da göstergesidir hep. Aşağıda örnekleyeceğim başka yan simgelerle, ya da İncil mitleriyle de desteklenen yol ve benzeri anlatı kalıpları, örüntüleri alegorik anlatı tarzıyla, kinayelerle, cinaslarla, ya da popüler imgeler, simgeler, yüzler, göstergeler, sesler, efektler ile belleğin omurgasını oluşturur. Korkular, umutlar, sevinçler hep bu yolla tavına getirilir ve okuyucunun, izleyicinin empati kurup katarsisten geçmesi ve korkularından, acılarından hiç değilse o roman, o film boyunca kurtulması sağlanır. Bu kalıp küreselleşme yolunda hizmet veren anlatının bel kemiğidir. Çünkü hiçbir başka anlama gelmese dahi, keşiflere açık olduğunu biliriz. Özlemle, hasretle seyahat ederiz, yola çıkarız, karşımıza çıkan yaşantılara kendimizi maruz bırakırız. Yaşantısal bilgiyi yeğleriz, çünkü başkasının öğüdüne kulak asmaktansa, ya da kitabî bilgiyi değerli addetmektense, edimle öğrenmeyi, emek vererek, ya da canımız yanarak öğrendiğimizi yoktan icat edilmiş bir bilgi gibi, biraz da kendimizi seçilmiş, özel hissederek bulmayı, ya da üretmeyi yeğleriz. Yolun sonunda, dünya, insanlar ve tabii ki kendimizle ilgili keşifler yapar ve yuvaya döneriz. Uçmak, yüzmek, koşmak, düş görmek de yolculuk anlamına gelen başka eylemlerdir. Başta anadan, aileden, yuvadan kopuş olabilir, ama sonunda, kalıp gereği, yuva yeniden oluşturulmalıdır çünkü aksi takdirde birey yok olur. Yuva, arketipik olarak kutsal topraklara ya da merkeze gidişi akla getirir. Ama temelde aslolan arayıştır ki bu da evrimi kabullenmiş olmayı gösterir.

1.3. Simyada kara küre ana, temel madde simgesi, ya da kanat takılırsa da tinsel,
hatta inançla ilintisi kurulabilen bir hareket ve evrimi simgeler. Harry Potter’da cadılık öğrenimi sırasında iyi ruhlu cadı adayı yeniyetmelerhasım takımla süpürgeler üzerinde maç yaparlarken mitik kalıpların kahraman olma yolunda yeniyetme adayı Harry Potter’ın öğrenme süreci içindeki araf döneminde yapılan maç sırasında ruhları ya da canları varmış gibi karakterize edilen toplardan en kıymetlisini, yani en çok puan getirenini, kanatlı minik topu, yakalayıp yakalayamayacağı oyunun doruk noktasını oluşturur. Potter, o topu yani tanrıyı ve evrimi kapıp maçı kazanır; inanca ve sürekli değişim güvencesine sırtını dayayarak (Bob Dylan’ın Vietnam Savaşı sırasında bu kalıbı, miti eleştiren “With God on Our Side” adlı şarkısını anımsayalım) arkadaşlarının gözdesi olur, öteki takımın-ki evrensel ya da mitik kalıp gereği iyi-kötü çatışması içinde kötü cadılardır onlar-ürktüğü bir kişi olduğu gibi, filmi izleyen küçük beyinlere Amerikan Hülyasının temel ilkelerinden birini de alt metinde, kola gizli reklamı gibi aşılar: Hayatta turnayı gözünden vurmak gerekir, bu yolda her çeşit afacanlık, pragmatik, ya da oportünistçe eylem, edepsizlik, hile, hatta kimi başka Hollywood yapımlarında sonuç iyi olacaksa, milletin, çoğunluğun, vatanın, bayrağımın hayrına olacaksa hırsızlık, cinayet, hatta kıyım vb. mübahtır fikri iletilir; hasımını köşeye kıstırıp etkisiz hale getirmek gerekir. Tansu Çiller’in Susurluk oyuncularını kahraman mertebesine çıkarması aynı siyasi ortak belleğin sonucudur; 2002 yılının En İyi Film Oskar ödülünü kazanan A Beautiful Mind (Akıl Oyunları) filminde şizofren John Nash’in içindeki ötekileri tümüyle ortadan kaldırmayışı, ötekileri etkisiz halde görüp onlara karşın ya da onları etkisiz hale getirip yaşama sanatını öğrenmiş olma gerekliliği bundandır; çünkü hasım ya da öteki olmalıdır; olmalıdır ki o yapıtın empati kurarak can bellediğimiz kahramanın, yani esas oğlan ya da kadının imrenilip tercih edilesi, peşinden gidilesi, hatta kölesi olmaktan mutluluk duyulası ideal bir yaratık olduğu sonucuna varılır.

1.4. Kusursuzluk ve mutluluk simgesidir de. Neden? Çünkü köşeleri ve kenarları
yoktur. Köşeler ve kenarlar hoş olmayan durumları, güçlükleri ve engelleri simgelerler de ondan. (Yin/Yang’da olduğu gibi karşıtlıklar bir bütün içinde barınır, bütün kendi içinde her ikisini de besler). Kimi mandalaların (Hinduca’da daire demektir) dairelerinin içinde kare oluşu da kendi içinde tastamam olmamış ve çok yönlü, çoklu bir yapıyı simgeler. Daire kareleri tamamlar, bütünselleştirir. Hiçbir mandala birbirinin aynısı değildir (Kar taneleri, parmak izleri, DNA gibi). Her biri ayrı ayrı biriciktir. Dolayısı ile, bellekteki bu “mutlak doğru” bireyin biricikliğini, her insanın evren içinde vazgeçilmez bir yeri olduğunu, Amerikan yapıtlarında da, özellikle Emerson, Thoreau gibi aşkıncı düşünürlerin on dokuzuncu yüzyılda yerleştirdiği gibi, kişinin öz saygısını, kendine güvenini geliştirmesi için bilmesi sine qua non (olmazsa olmaz) bir “gerçektir.” Bu gerçeğe ayan kahraman (epifani), önünde sonunda geldiği yol ayrımlarında, hayatın kavşaklarında doğru seçimleri, tercihleri (genellikle de, Whitman ya da Frost gibi şairlerin de onayladığı üzere, Jim Jarmusch’un kimi filmlerinde bile az aşınmış, ya da hiç gidilmemiş yolları seçerek ve yeni keşifleri göze alarak) yapar ki birey olsun.

1.5. Çember (daire) ve çemberlerden oluşan küre, yapısı gereği ilkin bir merkezi olması gerektiğini getirir akla. Jung’a göre mandala özerk bir psijik durumu simgeler, o çekirdeğin etrafında ise bilgisine doğrudan ulaşamayacağımız saltık bir yapı ve anlamlar örüntülüdür. Mircea Eliade ise, mandalayı bir imago mundi (dünya imgesi) olarak görür, yani insanın kendi benliğini, merkezini bulma yolunda nesnel bir simgedir mandala. Labirentler de bu yüzden vardır. İnsan merkezini arar, herkes arar ve böylece de çemberini oluşturur ki çemberler küreyi oluştururken ben çemberi dışarda kalmasın. Yoksa esas oğlanın içindeki öteki ve doppelgangeri ile didişmesi gerekecektir, kendisine “tuhaf,” “meczup” “ayrıksı” vb. yaftalar ya da etiketler yakıştırılarak. Anthony Storr Birbaşınalık (Solitude) adlı yapıtında toplum tarafından garip bulunan birçok yaratıcı dahi örneği veriyor. Pi sayısı adlı filmdeki ayrıksı dahi de rakamlarla kurduğu dünyasında tıpkı John Nash gibi bilgiyi kötü emellilere teslim etmez.

2.

Şimdi bu kalıpları, anlatıları besleyen önde gelen imge, simge ya da göstergelere bakalım:

Yanıt bulmasını ya da üzerinde kafa yorulmasını istediğim sorular, konular şunlar: Bu imgelerin, simgelerin en yaygın olarak kullanılanları hangileridir? Bu imgeler, simgeler, göstergeler alıcılarında nelere hitap ediyor, neleri anıştırıp çağrıştırıyorlar? Amerika içinde yaşayanlara neleri simgeliyorlar, dışardakilere neler diyorlar? Bu imge, simge ya da düzeneklerin, kalıpların dışardakini, yani ABD vatandaşı olmayanları da etkilemesi için özellikle öykü anlatma teknikleri ve Edgar Allan Poe’nun “etkide teklik,” ya da “etkide bütünlük” diyebileceğimiz “totality in effect” kuralı bir kez daha önem kazanıyor. Bir Poe öyküsünü bitirdiğimizde ikiz kulelerin uçaklarla yerle bir edilişini haberlerde izliyor gibi oluruz, alnımızın ortasına bir yumruk yemiş gibi. Son olarak da, bu imgeler, simgeler alıcısına ne yapıyorlar ve neler yaptırabiliyorlar?

Bu imgeler, çağrışımları ile uzun vadede yerleşmiş olduklarından bir tarihe, geçmişe ve kendindelikleri doğrultusunda bir belleğe sahiptirler; kalık oluşları yüzünden iktidarın en önemli araçlarından biridirler ve iktidarı elde etmeye, iktidarı elde tutmaya yaradıklarına ve o iktidarın yayılma amacına hizmet ettiklerine göre, yani o imgeler bütününün adı Amerika ise onun baki kalmasını sağladığına göre, ve küreselleşmeyi böyle de tarif etmeyi yeğliyorsak, küreselleşme Anglo-Sakson Batı emperyalizminin “imaj yollu” yeni adı mıdır?

Kanımca öyledir. Popüler imgeler ve simgeler aracılığı ile Amerika daha önce kör gözüne parmak yaptıklarını şimdi haklı çıkaracak belleği oluşturmaktadır, hatta oluşturmuştur. Dünya ikiz kulelerin yıkılmasından sonra Amerika’nın yandaşları ile yaptıklarını haksız diye yazmayacaktır. “Dünyada yükselen İslamiyete, İslami teröre karşı kendi vatandaşlarının hakkını korumaktaydı” denecektir. 11 Eylül, Babil Kulesi’nin yeniden yıkılışı gibidir, efsanenin gerçeğe dönüşmesidir, deccalin biraz gecikmeli olsa da kendini göstermesidir. Şeytana, onun işlerine gözümüzü dört açmalıyız yoksa yuvamızı tam orta yerinden, yani bizi can evimizden vurabilir. Nitekim, Dünya Ticaret Merkezi’nin (yani, dünya kapitalizminin dolar can evi, Kabe’si) Hollywood’un hayalgücünü de aşarak yıkılmış, Amerikalı bir kez daha hiçbir zaman tam anlamıyla güvenli olamayacağını düşünerek, vatanperverlik adına kızılca kıyamet kopuyor kışkırtmalarıyla çanak tutulan kıyacı milliyetçiliğe teslim olmuştur. Bu yüzden de, 11 Eylül’ün komplo kuramlarının şahikası görüşleri son derece akla yatkın geliyor.

2.1. Bayrak: Milliyetçilik, vatanperverlik, yurtseverlik, ulusseverlik ve bu anlamda da o ulusun bütünselliğini, birlikteliğini simgeler. Robert Redford’ın İsa-vari fedakâr vatanperver asker olarak Son Kale’de ölmeden az önce Ulubatlı Hasan gibi sancağı göndere çekebilmesi, üstelik de ters değil düz, yani başımız dertte değil anlamına, sonucunda neredeyse bütün izleyicilerin Amerikan bayrağına bakarak ayağa kalkmasına neden olacak diye ödüm kopmuştu. Bu filmde yücelen, bayrağın gönderde kalabilmesi için hayatını feda etmekten çekinmeyen asker eskisi kumandan Amerikalının sağlam geçmişidir, örnek alınası Amerikan tarihini simgeler; 2002’de Halle Berry’ye En İyi Kadın Oyuncu Oskar’ını getiren Kesişen Yollar’da (Monster’s Ball) ise ırkçı dede bu bayrağa ve onun simgelediği tarihe leke sürdüğü için kendi başına ölsün diye, huzurevinde sessizce ölüme terkedilmeyi hak eder.

Bayrağın ilintili olduğu temel içgüdü hayatta kalmak, ulus olarak bölünmez bütünselliğin varlığını sürdürmesi gerekliğini de simgeler. (Bu yüzden ilkokul antlarında da yer alan “Varlığım varlığına armağan olsun!” diye coşkuyla bağırırız çünkü bu bayrak uğrunda can veren olduğu için bayraktır ve bu vatan uğrunda can veren olduğu için vatandır. Oysa hayatta kalma içgüdüsü en ilkel ve öncül olandır; Zola gibi doğalcılara göre, diğer dürtüler ya da içgüdüler açlık, korku ve sekstir. Dolayısı ile, bir kişi temel içgüdülerinin söylediklerine kulak asmayıp vatanı uğruna kahramanca bir edim içine giriyorsa, bu edim o kişiyi evliyalaştırır, azizleştirir, hatta peygamberleştirir, uğruna canını verdiği vatanın da kutsal emanet gibi korunması gereğinin altını bir kez daha çizer onun edimi. Cesuryürek’in sonunda William Wallace’ın (Mel Gibson) “Özgürlüüük!” diye haykırarak boynunu vurdurtmayı göze alışı gerçek bir kahramana yakışır bir seçimdir. İskoçların milli kahramanı yine Mel Gibson yönetiminde bütün dünyada aylarca vizyondan inmeyen bir gişe klasiği olarak sinema tarihine bu yüzden kaydolur. Geçmişindeki İngiliz hegomonyasına, Kral George ve zulmüne başkaldırı sonucu başlatılan ve 1776 yılında bağımsız Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulması ile sonuçlanan süreçte çizgi romanlarla da çocukluğumuzun kahramanları Çelik Bilek, Tommiks, Zagor gibi kahramanlar İskoç, ya da İrlandalı mazlumların ırkından, yani Anglo-Sakson Protestan beyaz (WASP) Amerikalıların öğretilerini taşırlar kuşaktan kuşağa. Amerikalı bu belleği tazeleyip, yeniden ve yeniden dünya önüne sunmak zorundadır, sürekli değişen bir sosyo-fugal’i dimdik ayakta tutabilmek için de simgelerin başında bayrağı göz önünden hiç ayırmamalıdır.

Amerikalı’nın tarihi 1492’deki kayda geçen keşif (oysa binlerce yıl önce Vikingler ya da İrlandalı balıkçıların okyanusu aşıp Amerika’ya varabildiği arkeolojik bulgularla kanıtlanmıştır) ardından 1607’de Mayflower adlı gemi ile ilk sömürgecilerin (Püriten öncülerin, sofu göçmenlerin) teokrasiyi Amerika’ya yerleştirmesi ile başlar. Amerikalı, Amerika kıtasını doğudan batıya fethetme (frontier) tarihi boyunca yabancı topraklarda cennet mekânı bulmanın bedelini güvensizlik duygusu ile ve ulusal bir paranoya ile ödemiştir, ya da sistem bu paranoya üzerine kurulduğu için Amerika’nın hayatta kalmak değil de, baki olmak amacını daha rahat gerçekleştirebilmesini sağlayacak meta-tarih yazılmıştır. Faulkner’ın Nobel ödülünü alırken insanoğlunun hedefi diye gösterdiği, hayatta kalmak değil, baki kalmaktır (to prevail), Amerikalının asıl amacı.

Bugünlerde, eskilerde emperyalizm dediğimize yeni bir ad buldular: İmparatorluk. Yeni Marksizm de denen bu kavram aslında yeni değil. Hollywood’un birdenbire Roma efsaneleri ile Amerikan değerlerini örtüştürdüğü Gladyatör filmini Oskar ödüllerine boğması boşuna değildir. (Bu arada, Oskar’dan önce verilen bir başka Amerikan sinema-TV ödülünün de “Altın Küre” olduğunu da anımsayalım). Amerika, antik Yunan ve Roma değerlerini kendi temelleri için ödünç alıp potasında eritip kendisininmiş gibi sunmaktadır. Görkem sadece Amerikalıya özgüymüş gibi pazarlanmaktadır. Geçmişin görkemini bugüne taşırken ithal kültüren ürünlerini Amerikanlaştırmayı başarmıştır ABD. Küreselleşme de, geçmiş olsun, bu yüzden yerleşmektedir. Hatta yerleşmiş, gerçekleşmiştir. İnternet, cep telefonları, uydulardan izlenebiliyor olmamız bunun yeterli kanıtlarıdır. Son Kale filmiyle tartışılabilecek yeni fikir ise, Amerika’nın bu liberal-milliyetçilik tanımından sıyrılıp yeni bir ulus-üstü hukukun, zalim rejime karşı çıkmayı onaylayan, yani müdahale hakkını tanıyan—gerekirse uğrunda can verilir tabii ki—yeni ve daha iyi/adil bir düzenin, emperyalist gibi görünmeyen bir rejimin gelmesi gerekir.

Bu zorbanın, bu kötünün imhasının ya da etkisiz hale getirilmesinin herkesçe kabul görmesi için iyinin, küreselleşmiş dünyanın çekirdek ülkesinin ya da yandaşlarının küresel olaraktan kabul görebilmesi için de meşruluğu ya da kimliği evrensel imge ve simgelere dayanmalıdır. (Bayrak bu yüzden göndere ters çekilmez! Yarıya belki indirilir. Ama başım dertte anlamına imparatorluğun bayrağı göndere ters çekilemez.) Amerika bu imge ve simgeleri topraklarına dünyanın her yanından iki yüz yıldır toplamaktadır; bayrağın renkleri bile tıpkı Özgürlük Abidesi (“Hürriyet Teyze”) gibi Fransa’dan mülhemdir, ithaldir (Kieslowski’nin Mavi, Beyaz, Kırmızı üçlemesini de anımsayalım).

Renk simgeciliğinde, Fransız bayrağı ile aynı renkler vardır Amerikan bayrağında. Temel 7 renkten beyaz, mavi ve kırmızı. (7 de ayrıca tılsımlı bir rakamdır. Yunancada 7 ünlü vardır, müzikte 7 nota, gökler 7 kattır vb. Böylece Amerika antik Yunan ve Roma imparatorluklarından simge ve imge dizgelerine dayanak aramasının bir sonucu olarak bu renkleri bulmuştur, Fransız devrimini de üstelik yanına almıştır). Beyaz ve kırmızı sıcak “ilerlemeci” renklerdir. Asimilasyon (özümsenme) süreçlerini, hareketi çağrıştırır. Mavi ise ikinci grup soğuk renklerdendir ve ayrışmayı (disimilasyon) anıştıran ve insanın ilerleyişine ket bir renktir; bu anlam mavi renginin hüzün vb. çağrışımları ile de desteklenir. (Blues müziğinin acılara gark olmuş zencilerin kölelik dönemlerinden kaynaklanması bu yüzdendir.) Haliyle de, hüzünle de olsa bu renklerin simgesel bütünlüğüne ait olmak gerekliliği fikrini benimsetir Amerikalıya.

Bayraktaki yıldızlara gelince; yıldız kalıktır, sabittir. Uzak olmasına uzaktır ama uzansan dokunacaksın hissini de verir. Güvendir, düzendir, devlet gibidir yıldız. Bayrağına bakan Amerikalı, onun kutsîlikten uzak ama kutsîliği içinde lâikçe barındıran bir simge olduğunu bilir. Ralph Waldo Emerson şöyle demiş:

Yarınları, geleceği düşündüğümüzde, yarını düşündüğümde, senin bütün inançlar
dizgeni, bütün inanç dizgelerini ve tüm ulusların bütün literatürlerini alt üst edecek bir
güç yatıyor. (In the thought of tomorrow, there is a power to upheave all thy creed, all
the creeds, all the literatures of the nations.)

Bir dediği bir başka dediği ile hep çelişen, bu özelliği ile de ünlenmiş Emerson’ın ima ettiği muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur iletisinden pek de farklı değildir. O halde, bayrağın simgelediği, yani “I am an American” diyebilmenin anlamı şudur: “Damarımdaki kan hangi kökenden olursa olsun asildir.” Hal böyle olunca, asil kanlardan oluşma bu göçmenler diyarı, bu bütün daha da asildir.

2.2. Lady Liberty: Amerikan filmlerinde kendini bir şekilde gösteren bu Fransa doğumlu heykel kucağı ve cömertçe açık anaç rahim bir rehberdir, yol göstericidir. Yunan mitlerindeki adalet, bilgi ve ışık tutan tanrıçaların hepsinin bir bileşimi gibidir bu teyze ve göçmenleri kim olursa olsun ayrım gözetmeksizin kabul edeceği vaadini giriş katında duvara çakılı bulunan Emma Lazarus’un şiirinde de söyler. Kayıtsız şartsız kabul edilip sevilmek ancak ve ancak ana kucağında bulunabilir. Özgürlük Anıtı ya da Heykeli, “Miss Liberty” diye insanlaştırılan, ya da aşinalaştırılıp akraba ya da komşumuz gibileştirilen heykel özgürlük/ hürriyet sözcüğünün önündeki bekâr anlamına gelen “Miss” etiketi ile de bakireliği ima eder. Hıristiyan simgeleminde ancak bir bakirenin yaklaşabileceği ve masum ve kırılgan bakirelerle konuşan mitolojik tek boynuzlu ata (unicorn) yaklaşabilen ya da onun sayesinde başı dertten kurtulan Harry Potter da gökten zembille inmiş gibi doğumu ile İsa’yı anıştırır ve ancak özgürlüğünü yitirmemeyi, kendine güveni öğrenip diğer çocuklarla takım (voltran) kurup dayanışmayı sağladığında başarılı olur. Masallardan, fabl’lardan da izler taşıyan bu yapılanma sonucunda köklerinden kopmuş birçok öksüz-yetim, dünyanın kim bilir nerelerinden koşup Amerika’ya gelen onca insan bu bakirenin bir ana gibi onlara kucak açacağına inanır.


2.3. New York: Küreselleşmenin, belki idari değil ama, kesinlikle kültürel, ekonomik vb. başkenti. New Ne demektir? Yeni. York ise Şehir demektir ve İngiltere’de bir yer adıdır. Amerikalı kıtayı ele geçirirken oluşturduğu yeni kolonilere, kasabalara, kentlere eski memleketinin adının başına bir “new” sıfatı ekleyerek mazisini, geçmişini ya da kimliğine ilişkin mirası da Amerika’ya taşıdığını ifade etmektedir. Bu kadar vurgudan sonra “Amerika’nın başkenti neresidir?” diye sorsak Washington D.C. değil de New York’tur deriz çocuksu oyunlarımızda. Amerika’ya kendini ait hissetmek isteyen yeni insanı (Matrix’teki Neo gibi) köksüzlük hissinden kurtaracak yeni merkezidir New York. Bilgi, eğlence, kısacası hayat ile ilintilenebilecek her şey bu şehirde topyekün vardır. Ana rahmi gibidir New York. Fıkra belki ama bilgiden ne anlaşılacağı konusunda da ipucu veriyor. Nedir bilgi? Anımsadığımdır. Monet’nin vanilyalı gökyüzüdür. Monet diye birini ben Tom Cruise’un odasında gördüm. Öyleyse, Monet bir Amerikalı ressamdır. Narsisist imparatorluğun New York ben-merkezli yerleşikliği 11 Eylül’den sonra hız kazanırken imparatorun mekânlarında imparatorluk fikri ve türevleri ya da paradigmaları beyinlere işlenmeye devam edecektir. Vanilla Sky’da Tom Cruise’dan yeni bir İkarus yaratılmış ve bellekteki çirkin ama iyi kahramanları anımsatan ve öteki benimizle savaşımı halletmeden kendimizi olumlayamayacağımızı da anımsatılmıştır; filmin finalinde ana karakterler New York’ta olmayan bir binanın tepesine çıkarlar. New York’ta yıkılan kuleler yerine hayali, lazer ışınlı yenileri kurulmuştur. İmparatorluğun varisi için tek uyarı şudur: Open Your Eyes. (Gözünü dört aç) Sevgilisi de hispanic’tir. Zencilerden, Yahudilerden sonra voltranı oluşturacak sıradaki göçmen İspanyol asıllı Amerikalılardır.)

2. 3.1. Empire State Building: New York’ta belki Chrysler Building daha estetiktir, ama Empire sözcüğüne daha uygun, daha eski ve sağlam izlenimi veren bina budur. Sağlam görüntülü, Migros benzeri yerler için de geçerlidir ki böyle binalar kapalı kapılar ardındaki cemaatlerin yeni mekânlarıdır. Bu bina, İmparatorluk fikrini hem bellekte tutmuştur, hem de bu fikrin süreğenliğini muştulamaktadır. İmparator devlet, küreselleşme aklanınca, onanacak, taçlanacak, bizden biri olacaktır.

İmparatorluk anlayışı içinde hep daha büyük, daha geniş, daha pahalı, daha olan ve nadir, hatta tek olan ne ise onu istemek ve mümkünse ona sahip olmak vardır. Bu konuda serüven filmleri yapar Hollywood ve gene belleğimizdeki bu açgözlü olmak yüceliktir, ben de kendimi kral gibi hissederim o zaman yanılgısının uzantısı olarak daha büyük binalar yapmak gerekliliği de yer alır. Las Vegas benzeri küresel lunaparklardaki otellerin hep daha büyük olmayı hedeflemesi bundandır.

2.3.2. Times Meydanı: Yukarda sözü edilenlere ilaveten, kentin arenasıdır bu meydan. Kızılay gibi, Taksim gibi, insanların kolektif bütünü, o bütünün bir parçası olduklarını anladıkları agoradır, Anadolu kasabalarındaki “Hökümet Meydanıdır”; kent sakinlerinin bilinçaltında yoklamalarının yapıldığı ve varlıklarının onandığı bir yerdir, dünyanın kalbi orada atar ve dolayısı ile de bu akışkan, hatta sonsuz gibi görünen zamanın yeni milenyumuna da orada girilmelidir. Bu yüzden Vanilla Sky filminin ilk sahnelerinde araba sevdası aşılayacak, gıptadan izleyeni çat diye çatlatacak Jaguar’ı ile işe giden Tom Cruise, ortalıkta işe giden telaşlı başka insanlar göremeyince telaşlanır, paniğe kapılır ve Times Meydanı’nın ortasında, arabanın bırakılıp da terkedilip gidilmeyeceği tek yerde arabasını yolun ortasında bırakır, çıkar ve çılgınca, panik içinde koşmaya başlar, yeniden uyanana kadar tabii ki. 2000’e girerken Times Meydanı’nın kocaman binalarından birinde “Sonumuz Yakın” (The end is near) sloganlı bir reklam görmüştüm. Apokaliptik düşüncenin anımsatılması gereken korkularının, umutlarının, sevinçlerinin, protesto yürüyüşlerinin yapılması gereken yer de hep olduğu gibi o meydandır, meydanlardır. Ortak bilinç derli toplu olduğunu o agorada bütünün geri kalanına gösterip kanıtlamalıdır. Popüler kültür ya da medyada ise meydanlar stüdyo içlerine taşınmış, simülasyon arenalar, siyaset meydanları yaratılmıştır. Söylediğinizin, yaptığınızın bir değeri, önemi olması için bu meydana çıkmak gerekir. Ya da o meydanda bir temsilciniz olması gerekir ki sadece kanepede edilgen izlerken bile temsil edildiğinize inanasınız ve hepten bir hiç olduğunuzu sanmayasınız.


2.3.3. İkiz Kuleler (Dünya Ticaret Merkezi): Binalar içinde son yıllarda ziyaret edilen diğer binalardan daha fazla ilgi görüyordu. Hem ikiz oluşu, hem daha yüksek oluşu yüzünden daha çok ziyaretçi çekiyordu. İkiz Kuleler bir mimari deha ürünüydü de. Birine bir şey olursa, öteki de yıkılacaktı. İkisi yan yana, birbirlerini destekliyorlardı. İnsanların da ikizlerinin aralarında uzun mesafeler olsa bile birbirlerinin hastalıklarını hissetmeleri, birinin canı yansa ötekinin de canı yanması neredeyse bilimsellik kazanmıştır. İkiz Kuleler dolar odaklı kapitalizmin de iyi ikizleriydi. Onlar yatay uzamda iki yüz yıl paranın kalbinin attığı Wall Street’in iki adım ötesindeki dikey yeni mabedi olmuştu. Wall Street’in yönettiği dolar belleği ile Amerikan Hülyası’nı gerçekleştirenler dünyanın tepesine, ya da materyalistik Nirvana’ya ulaşmak elbette ister. O yükseklikten dünyaya bakmak, hem o düşü gerçekleştirdiğinin, henüz gerçekleştiremediyseniz, gerçekleştirebilme olasılığının altının çizilmesidir, hem de tepesinden dünyaya baktığımız binanın yanındaki ikizi gözümüze çarptığında ise, bulunduğumuz mevkiden, konumdan düşme olasılığının da anıştırılmasıdır. Temkinli olmak gerekir. Her an her şey olabilir. Püriten belleğimde Cennetten kovulduysam, bu dolar mabedinden de öyle düşebilirim. Bu korkuyu o yükseklik hemen anımsatır. O’Henry’nin “Psyche and the Psychscraper” başlıklı öyküsünde Daisy bu korkuları yüzünden sıradan insan Joe’yu yeğler kendisine aşık diye. Paranoyalar diyarının, ya da küreselleşmekten artık vazgeçmeyecek yeryüzünün, başkentinin, yani bir kürenin, bir çemberin, merkezinin de merkeziydi İkiz Kuleler. Esnafın Cuma namazına, teraviye gittiği Kocatepe Camii gibiydi ikiz kuleler. (İnanç, eğlence, para odaklı kurumların simge binalarının kentin merkezi yerlerinde olması gerekir. Taksim Meydanı’na dünyanın en büyük camiinin yapım planları da bu yüzdendir.)

2.4. McDonalds ya da diğer çokuluslu yiyecek içecek şirket simgeleri: McDonalds’ın simgesini biliyoruz. Sert hatlarından, köşelerinden kurtarılmış yumuşak görünümlü bir M harfi. Bu harfi tersine çevirirsek, kakasını yapmak üzere çömmüş birinin kalçasının stilize edilmiş halidir de. Hayatta kalmak içgüdümün gereği yemek yemek de olmazsa olmaz bir edim ise, tersi de öyledir. Pepsi’nin reklam sloganında söylenen tüketim ekonomisinin özünü arsızca gözümüze sokan Daha çok iste! (Ask for more, Vadaaaa!) burada daha çok ye, daha da ye şekline dönüşmüştür. Bu “hân-ı iştiha” bizimdir (Tevfik Fikret, “Hân-ı Yağma”). Amerikalılar gerçekten çok yerler, çok da cömerttirler (Peter Naess’in Eiling adlı Oscar’a aday Norveç filminden). Porsiyonları büyüktür. Bu kocaman porsiyonları löp löp et, pıt pıt yağ olmak üzere miğdelerimize indirirken onlarla birlikte üzerlerinde yine çemberli şekiller, bayrak renkli küresel imge ve simgeler yer alan kolaları da daha çok tüketiriz. Böyle yerler avamdır, ama çoğunluk da zaten avamdır. Halkın gidebildiği, sınıf farklılığını hissetmeyeceği bir merkez aranınca, yiyecek sektöründe McDonalds’ın önemi daha da belirginleşir. Avamdır ama yine de markadır. Nerede olursa olsun McDonalds’a girmek Amerika’da, dahası New York’ta bir lokantaya girmek gibidir. Bir dünya markasını tüketiyor olmaktır bugün insana ben bu kürenin bir parçasıyım dedirten. Bu anlamda küreselleşmeye yıllar önce yakıştırdığım bir terimi yineleyeyim: kokakolonileşme. Çünkü, menüde coca cola’nız (ya da Kore endeksli futbol dolduruşunda kırmızı beyaz bayrak renkleriyle özdeşleştirilen damardan şıranız) var; seçenekleriniz de var, normal mi olsun diyet mi? Size hizmet veren kıza, ben pepsi istiyorum, diye tercih bildirmek bile hoşunuza gider. Birey olduğunuzu sanırsınız, hatta “Pardon efenim sadece koka kola var,” derse garson, o zaman orayı terkedebilirsiniz, para sizin değil mi? Bu da tercih yapabilme özgürlüğünüz olduğu hissini verir size. Bunun tercih olduğu öğretilmiştir çünkü. Bu damak tadının, zevkin size öğretildiğini bilebilirsiniz, tüketmemek gerektiğini de, sömürü düzeninin en büyük temsilcilerinden birine teslim olduğunuza da, ama içinizdeki ötekinin sesi şunu der: “Evet, evet haklısın ama olmuyor, namussuz çok lezzetli.” Önce ihtiyaç yaratılır, sonra tercihleriniz sunulur. Bir kereden bir şey olmaz dememek gerekir oysa. Bir çikolata reklamı “Once bitten, forever smitten,” (bir ısırırsınız, ama ilelebet zokayı yutarsınız). Ne tuhaf bir tersinlemedir ki Genesis öyküsü de (Adem ile Havva’nın marifetleri) bunu tercihlerimiz öncesi korkular üretmemiz için sunar. O tercihleri bir daha yapamazsam korkusu hep ensemizdedir. Ya bir gün bu kadar çok isteyemezsem? Biraz daha ver diyemezsem? (What if I have less more?) İngiliz romanının 19.yüzyıl devlerinden Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde oysa, aç ve biçare Oliver’ın kendisine lütfedilen yiyecekten biraz daha istemesi toplum tarafından, ötekiler tarafından tepkiyle karşılanır ve Oliver’a bir daha “biraz daha” dememesi için unutamayacağı bir ceza verilmesi gerektiğine karar verilir.

Cennetten kovulan Adem’in hatası bu olmuştur. Nefsine hakim olamamıştır Adem. Bu yüzden işte Adem elmayı yiyince, insanoğlu ayvayı yemiştir. Ama İncil mitolojisindeki belleğim Tanrı’ya inancımı tazelediği kadar, şeytan ile özdeşleştirilen bütün edimleri de kışkırtmaktadır. Elmanın da ayvanın da tadı pek güzeldir. Yoksa onu niye yesin ki Adem? Hem zaten bir kez gelmişizdir dünyaya, kâm alamayacaksak ne anlamı vardır yaşamanın? Zaten her şey yalan, yanılsama, sanrı. Bari hedonist olayım, zevk-ü sefa’da bulayım anlamı. Çünkü ancak o tat, o koku, o dokunuş, o ses, o imge ile bütün duyularıma hitap eden duyusal, tensel bir dünyada yaşadığım zaman anlıyorum yaşadığımı. Kendime yeni bir ben lazım. O ben eski benlerden birinin yeni ambalajlı sunumu olsa da benim bu benimi yeni sanmamdır önemli ve aslolan. Gerisi vız gelir bana. Zaten satmışım bu dünyanın anasını, babasını; gerisi umrunda değildir.

Gerçek tercih oysa karşı durmaktır. Sanatın her alanında ise karşı duran, başkasının üstüne yüklediği anlamlarla nesneleşmeye karşı, başkasının iradesine karşı direnen asi yabancılar, ama âlâsından bireyler, bu karşı duruş yüzünden ya da sayesinde trajik sonlara toslasalar da yücelik kazanan karakterler baştacı edilir. Tek başına yapamıyorlarsa bu kahramanlar, düzeni korumak için voltran oluştururlar.


2.5. Voltran türevleri: Birçok epik anlatımlı Amerikan filminde (Titanic, Gladiator) ve bilim kurgu örneği olsun olmasın apokaliptik kurmacanın bütün ögelerini kullanan yapıtlarında (Independence Day ile Apocalypse Now’un tersine ) güç kimdedir? Egemen olan güç, güçlerin ortak gücüdür ve birlikten daha büyük bir güç doğar ve kötünün icabına bakılır. (Görevimiz Tehlike ve MacGayvır dizilerinin yeniden gösterime girmesi şaşırtıcı mıdır?). Kötü (şeytan, deccal) hep olacaktır ki iyi, ya da iyi diye bize öğretilen baki kalsın. Bu iyi kötü çatışması aslında hep olmalıdır çünkü maddenin doğasında vardır bu çatışma ve egemen olanın payidar kalabilmesi için yapıldığını bilmez gibi davranır birçok aydın ya da sanatçı (örneğin Ursula K. LeGuin bile).


2.6. Alışveriş Mabetleri (Malls): Dostların sizi alışverişte gördüğü merkezlerden biridir (Bizde de Migros, Carrefour, Bahause vb). Ben oradaydım, tükettim, özgürdüm, senin de beni bunu yaparken gördüğünü, beni orada bu işleri yaparken fark ettiğini biliyorum, selamlaştık ya, bu beni daha da mutlu etti, diyebilmek sanal varoluş nedenleridir, kapitalizm içinde insanın varoluşuna anlam katar. Yeni mottomuz, düsturumuz “Tüketiyorum o halde varım” olmalıdır.


2. 7. Hollywood: Hem üçüncü temel güdümüz korkuları, hem de onların ilaçlarını üretir bu endüstri. O ilaçları üretecek ahlâkî müdahale dokusunu da yaratır, üretir, yeniler, tazeler. Tabii medya ile birlikte ve de hükümet dışı örgütler de buna gizli destek verir, ve insanlar bu kurumlarda gönüllü neferler olarak çalışırlar (Uluslararası Af Örgütü, Oxfam, Greenpeace vb). Yardım kampanyaları, yardım konserleri vb. hep aynı hümanist ortak doğru için vardır. Hollywood filmleri bu örgütlerin amaçlarını sıfırlamayı ve küresel hümanist doğrular içinde erimesini hedefler. Ortamı askeri müdahaleye hazır etmektir amaç. Afgan harekatı da uluslararası onay gören bir polis eylemidir, imparatorluğun ustalıkla yaptığı gibi; bir başka deyişle, 11 Eylül’ün hemen sonrasında terörist ininde vurulmuştur. Hollywood ise, seyircisine seyretmeyi öğretir, hatta seyretme edilgenliğinin aslında etkin bir görev olduğunu bile öğretir, reformist yapılanması sayesinde.


2.7. 1. Oskar: Bugün birçok oyuncumuzun Oskar almayı hayal ettiği kesindir. Marlon Brando ödülü geri çevirdiğinde tuhaf bir keyif duyduk. Benim alamadığım ödülü (uzanamadığım koruğu) biri benden önce aşağılamıştı, bu bana büyük keyif verdi, yaşasın Kızılderili hakları ve Brando. Bu asilik, Brando’nun çizdiği karakterler belleğime hiç de aykırı değil, tersine beyazperdede izlediğim gerçek oldu. Marlon gerçekten de erkek gibi bir erkek çıktı. Hollywood ona küstü mü? Hayır, yaptıkları tılsımından bir şey götürmedi, milyonlarca dolarlar alarak film çevirmeyi sadece mihrap yerinde duruyor olsa da sürdürdü kült bir oyuncu olarak, çünkü o bir simge. Sezen Aksu da öyle, Müslüm Gürses de. Kült olmak da yanlış düzene tehdit değildir.

2.7.2. James Dean: Marlon’un kol kanat gerilesi, çaresiz halidir. Asi genç, başkaldıran mazlum, başınabuyruk bireydir o. Birbaşınalığını ödül gibi yaşarken, o birbaşınalığın bedelini ödemeyi de göze alan anti-kahramandır. Amerikan tiyatrosunda Edward Albee’nin Hayvanat Bahçesi’ndeki Jerry’yi anımsatır. Uyumsuzdur. Uyumsuzlar ya da Cennetin Doğusu (Steinbeck) filmlerindeki unutulmaz performansı ile içimizdeki anlaşılamayan öteki, ilgi ve şefkat bekleyen yaramaz ve yalnız çocuktur James Dean: “Ben bu yüzden naçar kalmışım, okşa biraz” demeye getirir gibi süzgün süzgün bakması bundandır.


2.7.3. Marlyn Monroe: Daha sonra Sharon Stone vb bizde karşılığı Tarkan, Sibel Can ya da Hülya Avşar benzeri seks sembolleri, herkesin yatağına almak istediği bedendir. Malum, ikinci ya da üçüncü sıradaki temel içgüdümüz cinsel dürtülerimizi doyurmaktır. İnsanların salyasının neye akacağını yine imge ve simgelerle belleğe yerleştiren bir popüler kültür makinesi vardır.


2.8. Blue Jean: İlle de Levi’s olacak, hem de 101 miydi, 105 miydi, model numarası neydi? İnsan bedeni daha bir güzel belli ediyor kendini onun içindeyken; Loft’un reklamında popo kıvrımını bir saniyeliğine göstermeyi ihmal etmeyişi ve mağaza raflarına loft giymiş genç ve güzel modeller koyuşu bundandır. Loft giyerseniz özgürce dolaşırsınız, kabuğunuzu kırarsınız ve dünyanın keyfini sürersiniz, hatta Matrix’teki gibi, Kaplan ve Ejderha’da olduğu gibi İsa özellikleriyle donanır uçarsınız, ağaçlar üzerinde yerçekimine başkaldırır göğe uçarsınız, sonsuz özgürlüğe koşarsınız, özgürce.


2.9. Las Vegas. Para çarkının dönmesi için Disneyland ve benzeri yeni hayal ülkelerine ek olarak türünün ilk ve en büyük örneği, eğlence sektörünün küreselliğinin en büyük kentsel mabedidir Las Vegas. Dünyanın bütün önemli simgeleri bu kiç kenttedir. Las Vegas, dünyanın popüler imgelerinin simülasyonlarından oluşma dev bir matrix’tir. O binalar gezme alanlarıdır, Atatürk Orman Çiftliği’ne giden başkasıdır, Migros’a giden başka. Galiba Maupassant idi, Eyfel Kulesi’ne neden bu kadar sık gittiğinin gerekçesini şöyle açıklayan: “Eyfel kulesi sadece buradan görünmüyor da ondan!” Bu mecazi eleştiri küreselleşme için de geçerlidir. Görmemek, ondan rahatsız olmamak için onun içinde olmak gerekir. Oradan bakmak gerekir dışarıya. O perspektiften. Bu da tercih yapmayı, kalacak mıyız, alıp başımızı kendimizi dışarı mı atacağız karar vermeyi gerektirecektir.


Sonuç:

İmge ve simgeleri çoğaltmak mümkün. Küreselleşme bir tek küreselleşmişlik içinde görünmez, sizi şimdi ve şu anda rahatsız etmekten çıkar bu yüzden. Anlık olandan daha çok rahatsız oluruz. Şimdi şu anda beni rahatsız etmiyor, acısı, derdi, ne büyük bir bela olduğu daha sonra ortaya çıkıyorsa, sebepleri, uzun vadede yaratacağı sonuçlar değil, o anki, anlık sorunu irdeleriz gene. Yani, uzun bir sıkıntılar, acılar ya da araf döneminden sonra iki yakamız bir araya geldiyse ve de artık rahatladıysak panik atakların gelmeye başlaması gibi...o sırada uğraşmanız gereken panik ataktır, Türkiye’nin ekonomik düzeni, ya da emperyalizmin bir türlüsünden kurtulurken bir başka türüne yenik düşmüş olması değildir kafa yormanız gereken.

Koca küre kendi içinde, kendindeliği olan canlı bir yaratık olarak değişip dönüşürken tarihi yazanlar arasında popüler kültür, ya da popüler imge ve simgeler büyük bir rol oynamaktadır. Her ulus ya da ülkenin kendi popüler imgeler dizgesi bulunmaktadır. TV, medya, internet, müzik, sinema, bütün popüler anlatı teknikleri vb. imge üretim kaynakları yüzünden (ya da inancınıza göre sayesinde) mitler, efsanelerle sürekli olarak yenilenerek bezenen bellekli iç içe bir sürü küre asıl küreye yani kendi oluşturduğu büyük küreye bağlı olacaktır. Ötekiler (The Others) filminin sonunda pencereden bakan hayalet kadın “Evet ben bir hayaletim ama burası benim evim,” diyebilecektir. Ben bu bütünün bir parçasıyım, ben olmadan bu bütün olmaz, gerisi olmadan da ben bir anlam ifade etmem aşkıncı düşüncesi de bu saltık küreyi olumlayacak felsefi temelleri sağlamaktadır. Her ulusun kendi dizgesi, kendi küresi daha büyük bir üst küreye bağlıdır, bağlanacaktır (Siyasi yapı da böyle oluşturulmuştur. Hiyerarşi kurumsal işleyişte, hatta kimi hayvanlar arasında da vardır) ve küreselleşmenin insana iyi geldiği ancak ve ancak tek ulusun ya da uluslar topluluğunun iktidarındaymış gibi gösterilmeyecek, gösterilmemesi gerekecektir. Düşman olmasa da bir öteki şarttır.

Bu yüzden ekonomik anlamda da doları “işleyen demir ışıldar” misali atalete sürüklememek için Euro çıkarılmıştır. Ekonomide artık Amerika’nın danışıklı dönüşüklü bir öteki vardır. Kimi büyük şirketler kendi içlerinde rakip şirketler oluştururlar (Amerikan basın dünyasında Macmillan ve Four Winds ile kozmetik sanayinde Esther Lauder ile Clinique gibi) dünya bir küre ise, onu oluşturan her bir ulus, ülke vb. kendi kimliklerinde ve kürelerinde bağımsız ve özerk olduklarına inanacaklardır. Önemli olan da inanmalarıdır. Öyle olmaları değil. Vanilla Sky’da Tom Cruise’un başta tuzu kuru olduğunun altını çizer gibi “İmparator babam, yüz sorunun doksan dokuzunun yanıtının para olduğunu bilen babam, bana da yüklü bir miras bırakır,” diye düşünebiliriz ama o miras, o araba, o şaşalı yaşantı içinde bile voltran vardır, iyilerin voltranı, kötülerin voltranı mutlaka oluşturulur. Aslolan, ki ne yazık bu fikri Ursula K. LeGuin de desteklemektedir, “nosce te” dir aşılanan fikir. Yani, kendimizi bilmek, tanımak gerekir. Gölgesi olması gerekir bir insanın. Gölgesi olmayan adam kimliksiz demektir. Gölgemizle yüzleşmemiz gerekir, gölge bizi tamamlayan ötekidir (Ben giderim o gider, önümde tın tın eder). Gölge, kimi zaman da öteki yerine geçer. Tıpkı, Akıl Oyunları’nda, Dövüş Klübü’nde olduğu gibi şizofreni ile ilintilenerek, tıpkı Altıncı His, Ötekiler, Hayalet gibi filmlerde kahramanımızın öldüğünün ve hayalet olduğunun farkına varması gibi. Yine Oskarlara boğulmuş Forrest Gump’ın final sahhnesinde de altı çizildiği gibi, göstergeler, popüler imge ve simgeler izleyende, edilgen alıcıda şu tek, topyekün etkiyi oluşturur: Rastlantılar, ya da yazgı, aynı şeydir, vardır. Dünya, evren, hakikat, hayat dediğimiz ne varsa, hepsi bir üst-erkin tasarımıdır; üst erk (nihai küre?) vardır, hep öyle olmuştur, olacaktır, hatta olmalıdır da.

Nihai gölge, nihai küredir, yani imparatordur. Hal böyle olunca da hanedan gene olacaktır. Herkes saraya girmek isteyecektir. Yeni Keloğlanlar yeni prensesleri elde etmeye çalışacaklar, yeni kurbağalar prense dönüşecektir. Postmodern dünyada bireyin gözünü açması gerekir, yoksa kurbağaya dönüşmesi bir an meselesidir. Kurbağalık kalıcılığında hep rüya ya da kabus görebilir. Yabancılaşmanın batağı budur. (bu batakta yok olup gitmemek için de Örovizyon şarkı yarışması finalinde olduğu gibi Pani isimli bir bestecimiz ödülünü alırken, Avrupa’daki tüm kürelerin Estonya küresinde bir araya gelerek yapacağı alt küreler ritüelinde kendi küresini başarıyla temsil edeceğini, bu kürenin Türk küresi olduğunu haykırmıştır sevinç içinde. Amerikalıların dediği gibi biz de çokkültürlü bir bütünüz diyebilmeye başlamışızdır artık. Herkes Toni Morrison’ın Solomon’un Şarkısı’nda olduğu gibi kendi köklerini, kendi öykülerini sevecek ama bireysel, etnik, topluluk kültürel göstergelerinden oluşmuş kimliği ile asıl küreyi oluşturma kıvancını taşıyacak. Tarih yadsınmayacak, yeniden yaratılıp, şekillendirilecek, öyle de oluyor; bellek de öyle.

İkili ya da çoklu bilinçlilik hallerini ayrı ayrı ya da hepsini birden yaşıyoruz içimizde. Şizofrence bir yaşam tarzıdır kitlelere aşılanan. TV, medya ve popüler kültür aracılığıyla, özetle söylemek gerekirse, eskinin soylularının yaşayabileceği yaşantılar ayağımıza gelebiliyor ve ben işçiysem, yoksulsam ya da hatta ortadireksem temel endişem hayatta ya da ayakta kalmak olacaktır, bunu başarıyorsam hem birey, hem de kolektif bir yaşantılar dizgesinin parçası olduğum keyfini süreceğim. Amerika’nın her yapı taşına küfreden Eminem’in bütün müzik ödüllerini, hatta müzik Oskar’ını alışını keyifle başka nasıl kucaklayabilirim ki? Çünkü imparatorun belleğinin benim seyirci belleğim ile aynı olduğunu düşüneceğim, çünkü yatay tarih ile popüler tarihin en iyi yanlarını kullanarak karşı belleğimi oluşturanlar bilirler ki benim izleyici olarak kolektif bellek ve arzularımın keyfini çıkarmam için üretilenin benim duygularımda ve yaşantılarımda yankılarını bulması gerekir. Geleneksel anlamda GERÇEK BU İŞTE diyebilmem için zihnim otomatik olarak iletiyi bu sınava sokuyor çünkü. Bu yüzden de, tam anlamıyla iletiye, simgeye ve ardındaki dizgeye inanabilmem için ise benim yaşadığım acılara, baskılara, cinayetlere, katliamlara yabancı kalmaması gerekiyor. Schindler’in Listesi gibi filmlerin hep yapılması bu yüzdendir, neyi anlatıyor olursa olsun bir Yahuda (Judas) karakteri, olası hain, hep olacaktır. Hollywood bu yüzden Musevi haini aklamaya çalışmıştır Son Kale’de. O aklama öylesine şarttır ki Filistin halkına yapılana dünya kayıtsız kalabilsin. Öykü anlatmak, hangi yöntemle olursa, bu yüzden şarttır. Anlatmakta zorlanacağımız öyküleri anlatmak istemiyorsak, doğru sandığımız öyküleri anlatmakta sakınca kendiliğinden kalkacaktır. “Vanilyalı ideoloji” dediğim de ancak böylece baki kalacaktır.


EKLER:

1. Sonumuz n’olcak? (kehanetler):

1.1. Bütün dünya buna inanacak, hayat bayram olacak. (bunun açılımı da şöyle: Antonio Negri ile Michael Hardt’ın İmparator adlı kitabında da dediği gibi yeni bir imparatorluk kurmak gerekmektedir ve bu iyidir. Bu Amerikan imparatorluğudur, ama yok ya, öyle değildir diye inanacağız çünkü bizden parçalar taşıyacak, çünkü ben olmazsam olamayacak. Bensiz saadet neymiş bilemeyecek, diyeceğim, buna inanacağım. Kanuni Sultan Süleyman yeniden doğacak. Komünizmi özleyenler, nostaljik sosyalistler de bu imparatorluk içinde adaletin olduğuna inanıp buna yeni komünizm diyecekler. Vanilla Sky filminde Sophia öfkelendiğinde bu yüzden anadilini konuşacak, bu yüzden daha sevimli olacak, daha da aşık olunası olacak. Öteki kürelerin dilleri olacak, ayakta kaldıkları sürece, ama İngilizce hep olacak. Buna da asimilasyon denmeyecek, çünkü İngilizce kullanmayı, İmparatorun küresine özenmeyi biz kendimiz seçiyoruz. İnternet kafedeki çocuk İngilizce sözcük dağarcığını geliştirmek için bu yüzden benden medet umacak. Tercihi yapan ben olduğum için hata yaptığımı anlayınca da suçlayacak kimse bulamayacağız çünkü bu seçeneğin dayatılmadığını düşüneceğiz. Tepki gösteremeyeceğiz. Korkulacak ejder falan da kalmayacağı için daha içsel ve özel, bize özgü korkularımızla uğunup duracağız; kredi kartı borçları, cinsel sorunlarımız, su basmış evimiz, panik atağımız, basurumu , yere tükürenler, kuyruklara kaynak yapanlar, depreme dayanma olasılığı zayıf binamız, kanal seçeneği sadece 30 adet olan televizyonumuz, topuğumuza vuran botlarımız, bir türlü hah işte şimdi net gösteriyor diyemediğimiz okuma gözlüklerimiz... Kısacası, Christopher Latch’in de dediği gibi “Bugün herkes kaçışı, çıkışı mümkün olmayan tehlikeli bir dünyada yaşamaktadır” (Narcissism in American Culture). Latch’e hak veriyorsak eğer, tarif ettiği içinden çıkılmaz bir labirentin de farkındayız demektir. Yukarda sözünü ettiğim çoğu filmin kurgusu, düzeneği çıkışı olmayan bir labirentin yapısıdır. Çıkışı merak edemeyiz, çıkış arayışı bu yapılanma içinde hükümsüzdür çünkü. Pi sayısı filmindeki gibi...bir ben vardır benden içeru diyeceğiz ve daha da içeri kapanacağız; kozamız, Dövüş Klübü’nde olduğu gibi, şizofrence kendi kendini imha edecektir bu içrelik! Çıkışı merak etmeyin, pencereden bakın dışarı, evinizi sevin. Beyninize kalem sokmanın alemi yok.


1.2. Budistlerin, Mevlana’nın, Emerson’ın gördüğü düş gerçek olacak. Ne kadar da karşı çıksak, küreselleşme bütün dünyanın birleşmesi, barışı ve huzuru için elzem bir ve tek çözüm olabilir. Bütün dünya bir olacak. Kendi içinde karşıtları ötekilerini de barındırarak, dönüp durmayı sürdürecek. İnsan bedeni gibi, keşifler bitti, şimdi Vega gezegenine doğru hızla giden küre, bu ulvi çarpışmayı “çatışma” değil de “Tanrı ile buluşma” olarak, gerçek kıyamet günü olarak bekleyecek. Şimdi apokaliptik düşünce üretip de seçilenlerin gittiğine inanılıyorken, bütün dünya yekpare olunca herkes buna inanacak. Önümüzdeki bin yılın mistik ve dindarlık bin yılı olacağı görüşleri de ikiz kulelerden sonra daha güç kazandı. 11 Eylül 2001 bana göre küreselleşmenin miladı kabul edilecektir. Biri bir yerde hesap hatası yaptı galiba ama İsa neredeyse iki yıl gecikmeyle dirilmiştir küresel bellek yapılanmasında. Bundan haberimiz yok.

1.3. Dünya, şimdi de olduğu gibi, batı cephesi (binanın görünen cephesi) ve görünmeyen ve bütün evin sakinlerinin bütün atıklarını umursamadan, kendi bedenine zarar verdiğinin farkına varmadan attığı arka bahçe diye iki ayrılacak, ya da bu zaten oldu diyenler için, bu ayrım daha da belirginleşecek. İnsanlar göçlerle Amerika’ya ya da Amerikan cepheye, Amerikan güdümlü, etkili, bağımlısı Batıya çekilmeyi sürdürecek. Sahte bir Amerika-Avrupa çatışması da bu arada Amerikan düşmanlarını yüreğine sular serpecek.

1.4. Üçüncü Dünya Savaşını görmeden öleceğiz. Çünkü olmayacak. Küreselleşmeyi engellemeye çalışanların canına eski batı, yeni imparator, ya da hatta o imparatorluğun yerleşmiş düzeneği bir şekilde okuyacak.

1.5. Kaos olacak. Mayhem olacak. Var zaten. İçinde olduğumuz için anlaşılmıyor. Spiral hareketli bir küresel kaos, kaotik küre ya da. Yin ile Yang aynı küre içinde birbirlerini dönüştürüp duracak. İlkelleşip doğaya döneceğiz. Darwin yanlış gördü. Maymundan gelmiyoruz, maymuna dönüşüyoruz. Hepimiz haywan olacağız, olmalıyız anlayışı da bu kaos içinde münasiptir, insanlığımızdan o kadar utandık ki rezil olduğumuzu sevdik, rezil hallerimize aşık olduk.

1.6. Her şey giderek daha kolay algılanabilir egemen göstergelerle, şablonlarla, kalıplarla ölçülüp biçilecek; özgürlük benzeri kavramların arayışı da egemen imparatorluğun küreye arattırdığı anlamı ile var olacak; küresel bütünün göstergelerine, paradigmalarına aykırı ne varsa Go oyununda olduğu gibi düşman, hasım gibi ortadan kaldırılması şart olmasa bile, etkisiz hale getirilecek. (Birçok distopya örneğinde, Orwell’in 1984 önsediği türden gelişmeler Hollywood tarafından da defalarca işlendi). Küre, kapsayıcı olduğu kadar da dışlayıcı olacaktır. Memento (Akıl Defteri) filminde de gösterildiği gibi çıkışı olmayan bir kısa dönem bellek kaybı belki de en güzeli olacaktır. Küresel belleğim, sadece gelecekte tehdit edecektir beni. Beynime kalem sokmak isteyişim bundandır. Küresel şizofreniye direnmeden teslimiyet, birey olmadan, yaşama sanatını özümsemeden yaşıyor gibi yapmak gerekecektir.

2. Aklı başında bir şair, yazar ve öğretim üyesi Amerikalı dostumun 11 Eylül sonrası bana gönderdiği 27 Eylül 2001 tarihli e-posta mesajı ile bitirmek istiyorum bu bölümü, Amerika merkezli küreselleşme girişiminin toplumsal ve bireysel etkilerini bir Amerikalının ağzından sizlere duyurmak için:

Merhaba Kardeşim,
Sevgili Yusuf, belki bu konuda artık başka bir şeyler duymak istemiyorsundur, ama bu sabah her zaman olduğu gibi kahvemi içtim ve bir gün öncesinden barsaklarımda birikmiş ne varsa dışarı attıktan sonra sana yazayım dedim, şöyle:
Yeni gelişmelerin ışığında ya da karanlığında yazıyorum...
Bu ülkeden (ABD) kopuşumun yeniden teyidini yaşıyorum. Bu bayrak beni temsil etmiyor. Ulusumun insanlarıyla bir değilim artık, bu bütünün bir parçası bile değilim, yaptığım her şey, bütün numaralarım çok küçük, sesim çok açık seçik; korkuyorum. Özür dilemeyi bir kenara bıraktım, ve artık daha açık sözlü olduklarında inanıyorum her şeye, (yıkımın bu tarafından bakıldığında benim gibisine “bok herif” mi deniyor ne?) fakat şimdi olan biten hakkında, geçmiş, şimdi ve yarını bölen ve insanın kederini görmezden gelerek var olan ince çizgi hakkında fazlasıyla net bir görüşe sahibim, gerçi sadece bu olay hakkında değil ama kesinlikle karmik bir anlayışla, her şey bana daha da net görünmeye başladı diyebilirim, ve ben federal hükümetimizin kafası bir şeye basmayan kitlelere çerçöp mesajlar göndermesinden resmen boğuldum. Gerber gibi yiyorlar, bir kavanozda sözcükleri bile telaffuz edemeyen bebek kafaları gibi. Tıkanıp kalıyorum bu yüzden. Bu çok uzun zamandır böyle sürüp gidiyordu ama bu olaydan (İkiz Kuleler’in yıkılmasından) sonra olan bitene ayınca, renk kodlu yeni bir marka, tekstil ürünü, bir iki sözcüğü şarkı halinde söyleyerek ya da birkaç rengi selamlayarak ulaşılan bir vatanperverliği benimseyerek bu ülke ile daha da bir olmak yerine, Daltonya Prensi oldum çıktım ben. Neden mi? Onların kar kanı renkleri ve ataletin derin uzam yüzlerini, şimdi ve sonsuza değin lobotomize edilme çağrılarının ne demek olduğunu gördüğüm için.
Bu yeryüzünün uyuklayan canları, anlaşıldığı şekliyle vatanperverliğin kendi anlamının tam tersini ifade ettiğini ne zaman anlayacaklar? Bu, sanki neşter biçiminde oyulmuş ve kardiyak cerrahide bir alet olma etiketinin gereklerini talep eden mutlu bir barsak bakterisinin katılaşmış bir tıkaç oluşturması gibi bir şey. Bayrak sallamakta, milli marşı söylemek pusunda kazandığı anlamları ile vatanperverlik, anaçlığın dışarda daha aç, daha kitlesel hayat kaynaklarına, daha önceki eylemlerin ya da tepkilerin inanılmaz kallaviliğinin sadece dışa yansıyan bir parlaklığı olan bir duvara kafa üstü daldığını görmemek, duymamak ya da hissetmemek için insanın göz kapaklarını kenetleyip avazı çıktığı kadar bağırması ya da kulaklarını tıkamasından başka bir şey değil; bu durumda, bizim anaçlığımıza rüzgârda neyin nesi olduğu saptanamayan, kimliği belirlenemeyen parçacıklar ve için için yanan leş kargaları gibi şarkı söylemekten başka yapacak bir şey kalmıyor.
Peki, o zaman nedir “gerçek” vatanperverlik? Gerçek vatanperverlik, hiç kimsenin istemediği bir şeydir, hiç kimsenin duymak, görmek, ya da değiştirmek üzere bir şeyler yapmak istemediği bir şeydir, çünkü devinimini, duygusal iç alemini, saldırıya ya da tehdide maruzluk kırılganlığını ve uzantısını kozasından almaktadır. Gerçek vatanperverlik, bir vizyon ve anlayış kazandırmak anlamına gelen kireçlenme sürecine biraz daha asit katmakta yatmaktadır. Gerçek vatanperverlik, yalın olarak söylemek gerekirse, bu dünyanın işleyen makinesini anlamayı, sonra da bu mekanik görüşü aşmayı ve de onun oturduğu yerde daha coşkun bir sahne, daha bir dolduruşa getirilebilir bir ortam görmeyi, üstelik atalete düşkünlükle tıka basa dolmuş, her etkinin bir tepkiyi mahmuzladığı bir yer, merhamet ve incinmenin teşekkür ve itham etmek ya da şarkısını söyleyip çığlığını atmak, ya da gecenin karanlığına bir geçit önermek ya da pusu kurmak için, için için gününü bellediği bir yerin devam edegelen sürecidir. Sadece anlayış uçuşumuzu sürdürmemizi sağlayacaktır.
Giderek çok daha ciddi bir şekilde kavrıyorum ki ben bu ülkenin, özellikle bu ülkenin bir parçası kesinlikle olamam. Belki, biraz daha az miyopça terimlerle ifade etmek gerekirse, herhangi bir ülkenin de bir parçası olamam, (yaşlı Marx’ımıza kulak asarsak eğer, ve eğer tarih ve bugün de oyunu bizden yana kullanırsa, ona ciddi bir şekilde kulak asmamız gerekir), çünkü önergeleri bir kez anlamaya görelim, yurdumuzu, vatanımızı bir daha geri getirilemez bir şekilde yitiririz, ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin, anlayış devletsizliktir.)
Bunları söyledim ya, işin doğrusunu söylemek gerekirse, bu dünyada kendimi şimdi hiç olmadığım kadar yalnız hissediyorum.


anasayfa/mainpage